rikimikipiki

Durum: 25 - 0 - 0 - 0 - 09.08.2018 09:43

Puan: 100 -

8 yıl önce kayıt oldu. 3.Nesil Yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 2

sevgili

azalarak bitmeyen, bitmemek için gerektiğinde gitmeyendir.

istanbul

dün, bugün ve yarının en güzel ve de en hüzünlü tasviridir.

sözlük yazarlarının itirafları

erik yerken güzelleşen o kız var ya o kız, yalnızlar rıhtımını'nın sahibi olmalı o kız. fikrimce erik yerken tabağındaki erikleri saymayan tek kızdır o. istisnalar isviçreli bilim insanlarına henüz ulaşmadı.

cevabı yalan olacak soru

- aysel terk etmiş seni?
- aysel, hem de beni?
- attila büyük bir şair olabilirsin ama!
- aysel git başımdan.
- yuh! ben hamdi abi!

erik

çöp kutusu

içinden kedi fırladığı takdirde sürprizini bünyesinde barındıran kutudur.

patates

kızartması dillere destan besin kaynağı.

- kapitalist sermayenin sembolü olarak daha iyi bir şey bulamadınız mı? ne bu, patates çizmişsiniz!
- hilal cebeci dinlerken çizmiş grafiker arkadaş!

çalışırken oflayan insan

derdine bardağın dolu tarafından bakan insandır. dolayısıyla taşmıştır.

susarak konuşmak

bazen bir 'gitme'nin beklendiği anlarda dile gelemeyen gitmenin yüreklerde bıraktığı boşluktur.

(bkz: kaybedenler kulübü)

rikimikipiki

aracılar cumhuriyeti dergisinin kurucusu ve de her şeyidir.

sayfasındaki biyografisinde hayat öyküsünü şöyle özetlemiştir:

"1986 eylül'ünde, bir pazartesi sabahı geçici görevlendirme ile bursa'da dünyaya geldi.

ve hâlâ görevine devam etmektedir."

emanet adlı şiiriyle daha bir yakından tanınabilir:

--- spoiler ---

her gün bir damla yaş

emanet edilmeli hayata

ki öldüğümüzde

hepimiz tatilde olacağız

--- spoiler ---

devamı için sayfasına bakılabilir:

(http://rizabozkurt.blogspot.com)

kadınlar ve erkekler

cafcaf dergisi için yazmış bulunduğum, fakat yaşadığımız büyük fikir ayrılıkları neticesinde pembe panjurlu aracılar cumhuriyeti dergisine transfer ettiğim yazıdır.

--- spoiler ---

kadınların el ele tutuşup yürümelerinde bir beis görülmezken, erkekler el ele tutuşarak ancak bilek güreşi yapabilir. o yüzden zaman zaman kol kola yürüdükleri görülür.

kadınlar geç kalmaya meyillidir, erkekler genç kalmaya.

sonradan sarışın kadınlarımızın sayısı hızla artarken, sonradan barışan erkeklerin sayısı hızla azalmaktadır. boşanmaların temel nedeni de bu ahvâl ve şerâit olsa gerek.

kadınlar cümle sonlarına konan noktaları imece usûlü ile çoğaltırken, erkekler -teşbihte hata olmasın- nikâh masasında terk edilmiş kınalı kurt gibi uzatılan noktalara kocaman bir nokta koyar.

kısa saçlı kadınların sivilceleri fazla olmasına rağmen itibarlarında bir azalma görülmezken, saçları dökülen erkeklerin itibarları dibe vurur. bundan dolayı hem saç hem de itibar ektirirler.

sosyal aktivite arası ziyaret edilen lavabolarda (siz dilerseniz; helâ, ayakyolu, kenef, tuvalet, memişhâne ya da wc olarak kendi dünyanızda betimleyin.) kadınlar ekürileriyle boy gösterirken, erkekler tek tabanca olarak iş görmeyi sever. çünkü sağanak yağışlı ve de gök gürültülü bir boşaltım sisteminin paha biçilemez bir bedeli vardır.

kadınlar detayları gözyaşıyla işlerken, erkekler detaylar karşısında çölde fazıl say’a rast gelen kutup ayısı kadar savunmasızdır.

kadınlar hakkında yapılan genellemeler genellenmesin kampanyasına kurban giderken, erkekler hakkında yapılan genellemeler seferberlik kapsamına alınır. işte bu yüzden yaşasın askerlik şubeleri! yaşasın yeni gelin hüznünü tüm hücrelerinde barındırmasına rağmen verilen yol iznine sevinen o canhıraş asker!

--- spoiler ---

(bkz: rıza bozkurt)

aziz yıldırım maskesi gelmiştir

şike iddialarının yüz kızarttığı şu sivrisinekli günlerde fenerium mağazalarında görmek istediğimiz elektronik vitrin yazısı. caps'ini yapabilen olursa alkışlarız.

- volkan demirel eldivenleri tutmadı ama bu seferki daha bir popüler iş.
- haklısın koç.
- koç değil! ali koç!

theone

neşe kaynağı süpersonik annemiz. annemiz diyorum, çünkü daha dün annemizin... tırın tırın tırın.

efendim yakın zaman önce sesle ilgili her türlü ayarlara vakıfken kulaklarımla ilgili sıkıntılı bir sürece girmiştim. kulak ayarı yapmanın insanı ne denli aciz bıraktığına şahit olunca hayretim sekiz bin kat daha arttı. öylesine aciz kaldım ki duyduğum tüm sesler, hatta daha önce yaptığım kayıtlardaki kendi sesim de dâhil, zeynep tunuslu'nun dublajıyla seslendirilmiş gibiydi. çıldıracaktım. bu yüzden tek başına çıldırmak yerine paylaşmayı tercih ettim.

az biraz iyileşmişken annemizin sesiyle ilgili fikriyatımı belirteyim. ses rengi çok parıltılı olmasa da ses rengi çok çabuk değişebildiğinden radyo programı rahatlıkla sunabilir. ki sesindeki hafif kıtırtılar da kahkahasına ayrı bir güzellik katıyor.

doğaüstü antilop iç gücü

terk edilmenin iç dünyasını anlatan bir adet meriç ırmak yazısıdır. belli mi olur; meriç'i yakın zamanda sözlüğümüze transfer edebilirsem ne mutlu bana.

--- spoiler ---

kimse benim gibi yapmazdı ama herkes onun gibi yapardı. güçsüz değil, güçsüzlüğünden hiç değil. bildiği kuralları vardı. haklıydı, dünyada sevmemek diye bir şey zaten vardı, bu onun hakkını verdi, savundu, bunu başardı çünkü o. benim savaşım farklıydı ve sanırım yenildiğim şey; yendiğim bir şeydi. hatta inadına yapardı ya insan, tam olarak kendi için yaptığı her şey gibi olsun diye yapar; gururlanırdı.. o yaptı. sevgisizliğin kötülük sanıldığı dünyada bunu gösterdi, becerebildi. ben buna içerlemeyi geçtim, yani acıdan geçtim, yani hayallerden geçtim. ama onun hayatı, hata sandığım şeyleri çoktan öğütmüştü, çünkü herkes yapardı. tam olarak düşündüğüm kadardı; yani her şey benim düşündüğümün ta kendisiydi ve bunu bana o söyleyip gitti. kendi bildiği her şeyi benim anlamamı bekledi ve anladığım anda, anlattığı anda gitti.

ağlattığı anda az biraz da olsa bir kuru gözyaşına kanmayan adamlar olduğunu bildim. sevmediği zaman bir adam nasıl zafer kazanmış olur gördüm. kızdığı anda öfkesinin kendine olduğunu anladım, ama ben elimi tuttuğu andaki anları bir kez olsun unutmadım. ben yanında yürüdüğüm her anı bilgelikmiş sandım. benimki sevgisizlik cehaletiymiş, neyse onu da yeni anladım. o kendinde buna cesaret edebilecek gücü bulamasa da bana söyletip gitti. unutmak için dönmedi; sevmeye yeltenmeyecek kadar kibirli olması gibi. insan ülkesiz bile yaşayamıyor; sevdiğinden. neden her şeyin sonu ve başı sevgiden? "başıma gelecekleri ben yazmıştım. olayı da ben çözmüştüm. onu ben göndermiştim." bu bana değil, ona yakışandı ve ben bunu bana değil başkasına yapsa gene aynı hisseder gene dert eder gene ağlardım. neden? çünkü gene sevgiden! sevginin gözü çıksın. sevginin ölmesi için bir büyü yapılsın ve sevmemek dünyaya yayılıp önce bu adam tanrı olsun. ve sonra ben öleyim, doğaüstü gücüm masal kalsın.

ve sanırım aşk her şeyi görmeyi engelleyen kocaman bir karanlıkmış da ortasında avazım çıktığı kadar boşa bağırmışım. ortadan kaybolduğunda yüreğim gitmişti kabul, fakat gördüğüm her an ellerimi uzatıp saçlarını sevebilirdim bu daha yıkıcı. bunu düşünüp durdum şimdi. aslında tek bilmediğim beni kırmak istemediği için sevgi göstermiş ama uygulamaya almamıştı. yani teori harikaydı ama olması imkânsızdı ama pratikte bir sorun bile yoktu. savaşımızı vermiştik. ben teori kurbanıyım. yani ben olsam şimdi yapar mıyım böyle? yapmam. çünkü bizim doğaüstü güçlerimiz yok ama doğaüstü bir içimiz var. öyle değişik ki sevebilmeyi kutsal sayan fikrimiz çoğu zaman seçerken dâhil olduğu her şeye son noktayı koyuyor, sahipleniyor, benimsiyor, eylem gibi. canlı bomba gibi ve bu kimi zaman insanın canında patlıyor. ve sanırım bunca gürültü, uğraşlar, çalışmalar, günlük hayat, geçim derdi, çocuk bezi, yemekti, alışverişti; midem gaz yaptı bir soda içeyim geçer derken içinde dönüp durduğumuz kazanın duygularımızı alt üst edecek şekilde güçlü olduğunu anlıyorum. (sürekli soda içen bir adamı sevemezsiniz. anlatabiliyor muyum?) hiç kaybetmeyi istemediklerimi bir bir uzaklaştırdığımda kendimden, fark ettim çoğu şey evrim gibiydi. uzaklaştırdım sandım. çünkü adam belki değişiyordu, ama sevgisizliği değişmiyordu. göç eden antilopların sürüsünü koruma içgüdüsü yoktu adamda ama hep ot yiyor gibiydi. fakat ben değişiyordum. hiç bilmediğim şeyleri öğrenmeyi seviyordum. insanların yüzünde görmek istediğim, aradığım tebessümü görünce büyüyordum. sarsak bir çiçek gibi, sanırım gitgide ananemin yetiştirdiği menekşeler kıvamına gelmiştim. aslında ben o yüzü istiyordum da sanırım söyleyemiyordum kendime. ben şu yaşımın en tek düze anlarını derin sularda yüzermiş gibi geçiyordum. ama balık hafızam yoktu. suyun altında alamadığım nefesi tutmak istiyordum, balık değildim. suyun altında duymak istiyordum. bunu öğrenmeyi istiyordum. balıklar duyar mı bilmiyordum.

ben çok seviyordum sürekli. balıkları da. antilopları da. ben hep seviyordum. ben kendime değen her gözü, her yüzü, elbiseyi, kokuyu sevebiliyordum. aslan filan hak getire. ben kokuyu hiç unutmuyordum. sorun o değildi, ben avımdan uzak değil; yakındım. doğaüstü içim bildiği tüm kuralları bir kenara koyup olduğu yerde kendine bakınca gördüğü şeyi tanımlayamıyordu, her şey bilmediğimdendi ve öğrendiğim her şey benimdi. bu güzeldi; olumlu veya olumsuz her şey benimdi. sevilmemek, âşık olduğunuz adamın sizi sevmemesiydi. çünkü anneniz küsse de sever, babanız sevmese de babanızdır. buna değişim süreci, evrim diyebilir miyiz bilmiyorum, çünkü antiloplar efendi hayvanlardır. bu olası şey yıkım gibi, üstelik bu sana "sen yemek yapamazsın, git!" demek, bu sana "sen çocuk yapamazsın, git!" demek, "anne olamazsın!" demek. hatta "git bana bir soda kap." demek. hayatınızda bir kere bulduğunuzu sandığınız duygunun kurgulu yaratıcısı, tek kişilik kadrosuyla tek başına, ki yakındalığınızı ona sevdiremiyorsunuz. bu iyilik gibi olan sevgi hürmetim bunu bildiğimden beri lanete dönüştü. beni içine hapsetti ve dünyanın durduğunu sandım.

sudaki mantar kapmış balıktım. bir dalgalıydım; duruldum. aslında bunu onun için hissetmiş olabilmeyi dilerdim. çünkü gitmişti, bitmişti, dinmişti ve ben de duracak değildim ama bir şartım filan yoktu, antilop hiç yememiştim, bir umudum var mıydı bilmiyorum. soda içmeyi sevmiyordum. yani insan böyle şeyleri sevemez. bir insanı sever, sodayı sevse gerek yok üstelik. sonra her şey bir sabahın köründe gülen bir bebek gibi özlem dolu olabilirdi. bu onun olabilirdi. ben mutlu olabilirdim. olmalıydım; sebeplerim vardı. benim öğrenmek için delirdiğim dünya kocamandı ve içimde doğaüstü bir güç vardı. bu doğaüstü gücümle sonsuza kadar balık olabilirdim, berrak bir şeyler arardım en azından.

uslu olursam büyürdüm. aslan olabilirdim, savunduğum bir yaşama alanım olurdu. sanırım yapacak şey olmadığından ve yapamadığımdan, gidemediğimden, beceremediğimden, antilopların liderini bir gün bile yağmur düşmemiş kurak, uzun otlakların arasından izleyebilirdim gün boyu. ben savaşta ne taraftaydım bilmiyorum. kokuyu unutmuyordum. bu halimle zaten yenilmiştim. antiloplar olaya nereden dâhil oldu bilmiyorum. kendimi aslan gibi gördüğüm kesin. çok az bir his; buna küpe arkasının kaybolması da diyebiliriz, en sevdiğimiz pijamamızın annemiz tarafından toz bezi yapılması da. buna çok şey diyebiliriz, güçler çatışması da diyebiliriz, felaket şeyler diyebiliriz, ama özet geç diyemeyiz. çünkü benim her sözümü minnetten sayan bir adama bir şey anlatmışlığım hiç olmamıştır, yalnızlık telaşı bu da, özensiz bir duygu, duyu yok, duygular var da karmaşık. zaten belgeseller karmaşık olur. üstüne soda içecek okuyanım hiç olmayacak belki. gülecek, sevinecek, üzülecek; okuyan olmayacaktır da. o da belki. işte ben sebeplerin sebeplerime uymamasını anlıyorum da, kuralları kuralsızlığıma denk getiremiyorum. aklımda bir şey kalmıyor. (antiloplar hariç.)

bu su gibi geçen yazı bir su güncesi olarak; antilop adamların, hayatımıza kattıkları yaratıcılığı olamayan denemeler sürecini bize anlatıyor. gülmeyeceğim, çok gülersem kusuyorum. midem bulanınca kendime üzülüyorum. kusmayı sevmiyorum.

--- spoiler ---

(bkz: aracılar cumhuriyeti)

başlıkları alt alta okumak

zebralaşmak

öyle fakirim ki!..

şöyle bir ' cuma'ya çıkayım, dedim.

kalabalık bir karşılama;

meğer geleceğimi haber almışlar!..

bakanından/ faruk çelik valisine/ şahabettin harput,

ilçe belediye başkanından/ özgen keskin muhtarına/ ismail eroğlu;

her biri 'hazır ol'da bekliyor.

çeşit çeşit insan da 'bakan'iyor hâliyle.

sonra görevliler var.

bakıyorum; aşûre, kek ve meyve suyu dağıtıyorlar.

bir fakirdaş olarak aşûremi kapıp kalabalığın arasına karışıyorum.

bu sırada konuşmacılar için seyyar bir kürsü kuruluyor.

bir de seyyar sunucu tutulmuş...

imkânlar kimi zaman kısıtlıdır; mâzur göreceğiz.

sırasıyla muhtar, ilçe belediye başkanı, vali ve bakan konuşmalarını bitiriyorlar.

ve sıra tam bana geldi derken dağılmalar başlıyor.

kalabalığın önlenemez dağılışını simgeler şekilde;

hepsi birer 'zebra' gibi bakınaraktan uzaklaşıyor.

'zebra' demişken umut sarıkaya'ya da bir parantez açalım.

duyarlı bireylerin hayvanseverliğiyle ilgili şöyle bir tespiti var:

"kediye elbise, ' bulldog'a güneş gözlüğü tak insana benzet,

danayı yarım sucuk olarak, içinde ' yiğidolar kenetlendi'

haberi olan gazete kâğıdına sarıp buzdolabında yatır.

hümanizm; duyarlılık, yiğido'yla danayı yan yana getiriyor."

umut sarıkaya'ya don biçmek değil de ufak bir ek yapmak gerekirse;

hayvanlara göre insanlar şöyle sınıflandırılabilir:

- hayvansavar olarak insan.

- hayvansever olarak insan.

- hayvansayer olarak insan.

sınıflandırmamızı, ilkel çağlardan günümüze kombinasyonlarıyla birlikte çoğaltmak,

araştırmacı hayvansayar tarihçilerin görevi, bu işi onlara bırakıyoruz.

ki baktık başaramadılar, yine el atarız çekinmeden...

evet, nerede kalmıştık..?

hah, kalabalık dağılıyordu.

kalabalık dağıldıkça elbette ki ben de dağılıyordum dostlar.

birkaç dakika 'başbakancılık' oynamanın bir bedeli olmalıydı;

kalabalıklara girmekle aktif olan bir bedeli...

şöyle ki kalabalıklara bir şekilde karışan birey yavrusu,

yakından uzaktan tadıverdiği bu tortuyla birlikte 'zebra'laşır.

veryansın etmeye gerek yok;

artık ben de bir ' zebra' oluvermiştim...

*

betim arayanlar için; zebralaşmak tam anlamıyla bedelli bir kedersizliktir.

dilekçe canavarı

kamu kuruluşlarındaki bürokrasinin babası olarak ilan edilen sekreter ve mahiyetindeki vücutların dilekçelerde var olan veya oldurulan hatalarla beslenmeleri sonucu sigara yanığı duruşlarının da etkisiyle mesai saatleri içerisinde dönüştükleri
yaratıklardır.

(bkz: ghostbusters)

sözlük yazarlarının itirafları

24 yaşındayım ve hâlâ çok uzun koşabiliyorum. öylesine uzun ki adımlarım.

dördüncü şahsın şiiri

üçüncü şahsın şiiri ile üvey kardeş olan bir adet rıza bozkurt şiiridir:

ben üçüncüyü sevmiştim.

o birinciyi seçmişti;

sadece basit bir ikinciydim.

batakta kaybettim dördüncüyü.

eski sevgilinin teknik resim dersine girmek

eski sevgilinin resmine/fotoğrafına bakıp duygulanmaktan arda kalan zamanlarda yapılabilecek teknik sosyalleşme aktivitesi.

- akif! seni benim hatunun teknik resim dersine girerken görmüşler, alırım aklını!
- ne yani eski sevgilimizin teknik resim dersine giremeyecek miyiz!
  • /
  • 2
Henüz hiç başlık açmamış.
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 25

Henüz takip ettiği biri yok.
Henüz takip eden biri yok.