kadın sözlüğü geleneksel yılbaşı çekilişi

eski sözlükte yaptığımız her yeni yılda birbirini tanımayan ama herkesin samimi olduğu insanların birbirine hediye alması. katılanlar. ?

1- tunaqua
2- ralph
3- ?

küfürlü konuşan insan

cehaletin ve acizliğin dile gelmiş halidir.
ne kadar basit, ne kadar rahatsızlık verici bir durumdur. çocuğunu sevecek küfürlü kelimeler, takımını övecek ayni şekilde.
konuşma arkadaş sen! sus! en güzeli.
kulaklarım ve ruhum zarar görmesin.
zaman zaman cadde ve sokaklarda genç kızlar da kulak misafiri olmak zorunda kalıyorum. çok üzücü ve çok çirkin.

stockholm sendromu

2019 nobel ödülü ile de bir nevi yaşanan durumdur.

seyirci özgün senaryo arıyor

sıkı bir televizyon izleyicisi değilim, kızımdan sonra ise aramızdaki bağ tamamen koptu denilebilir. ancak elbette evde bazen (bkz: ütü yaparken), misafirlikte ya da herhangi bir yerde rastlaşıyoruz kendisiyle.

gündüz kuşağı tam bir komedi. lohusayken sakın izlemeyin.

dizi ya da filmlere gelince resmen hepsi uyarlama, devşirme. (bkz: kimse bilmez)

artık izlediğim her dizi ya da filmi, "orjinali neymiş" diye sorgulamaya başladım.

reyting uğruna gelinen noktada tüm yapımcı ve senaristlere seslenmeyi borç biliyorum. "seyirci özgün senaryo arıyor".
saygılar.

yenidoğan sünneti

teyzemin ilk çocuğu için gerçekleştirdiği eylemdir. ailenin yaşlı üyeleri içinde 'görmemişin oğlu olmuş tutmuş çükünü koparmış' gibi laflar dönse de çoğu kişi tarafından mantıklı bulunmuştu.

louvre müzesi

dünyanın en ünlü müzelerinden en büyük olanı. parisin en çok turist çeken yapılarından biri. müzenin büyüklüğünü şu hesaplamadan anlamak mümkündür. eğer müzede sergilenen her bir eseri sadece 1 dakika inceleyecek olursak tüm eserleri görmemiz 35 bin dakika yani günde 8 saatten 73 günümüzü alır.

kapattım böyle

türk-iş sendikası başkanı ergün atalay 'ın, hükümetle yaptığı işci ücretleri zammı görüşmeleri sonunda açık kalan mikrofona yaptığı bir tür itiraftır.
"uzasaydı karışacaktı, en azından kapattım böyle"
bu kadar uzun cümleyle yorulmasaydınız beyefendi. bunun daha kısa ve özü var!
"sattım" işciyi deseydiniz.
simsiyah yağlı kara elleri, bükülmüş belleri, çökmüş bedenleri.
iş çıkışı gittikleri derme çatma gecekondularda ki doğacak minicik sevinci, umudu "sattım" deseydiniz.
biz hemen anlardık!
en hızlı harcanan, hiç bir zaman emeğinin karşılığı ödenmeyen "emekçileriz" ne de olsa!

kolonya

yeni doğan bebeği olan ailelere saçma sapan süslü şeyler alınacağına litrelerle alınması gereken en iyi dezenfektandır.

elinizi yıkadıktan sonra kolonyalayıp bebeğinize güvenle dokunabilirsiniz. öyle ki sahrayicedit de eski bir kadın doğumcu tüm hastalarına bir şişe limon kolonyası hediye edermiş.


limon,çay,zeytin,tütün gibi çeşitleri vardır.

deprem çantası

depremde ilk kullanılacak ibaresiyle evde en kolay ulaşabileceğiniz yerde olması gereken çanta.

hem evin en kolay yerinde hem de baş ucunuzda bulunmasında fayda var.

1. çadır veya barınmanızı sağlayacak şekilde malzeme

2. battaniye, barınma ihtiyacınız için gerekli olacaktır.

3. giysi günlük giyeceğinizi sağlayacak şekilde giyedek. unutmayınen az 3 gün yardım gelmeyebilri.

4. bolca su hayatta kalmak için ve düzgün yardım gelene kadar hayatınızı sürdürebilecğeiniz kadar olması önerilir.

5. ilaç özellikle sürekli kullandığınız ilaçlarınız var ise mutlaka yedek kutuları çantanızda bulundurmalısınız.

6. konserve en kötü durumu düşünmeli, yemek bulamadığınız bir anda aç kalmamanız için konserve yiyecekleri mutlaka çantanızda bulundurmalısınız.

7. çakmak ateş yakmanız veya farklı sebeplerden ateşe ihtiyaç duyarsanız çakmak veya kibrit mutlaka çantanızda olsun.

8. düdük sesinizi duyurmak için, sesinizin yetmediği anlarda düdük size çok yardımcı olacaktır.

9. ıslak mendil hijyenik ıslak mendiller, sizi bir süre boyunca suyun yerine geçerek idare edecektir.

10. kıymetli evraklar kimlik, pasaport, tapu, sigorta vs. gibi kıymetli evraklarınızın bir fotokopisi mutlaka çantanızda bulunmalı.

11. çok amaçlı çakı her türlü işinize yarayabilecek, açacak, makas, bıçak vb. gibi özelliklere sahip olan çok amaçlı bir çakı yanınızda olmalı.

12. el feneri elektriklerin kesilme ihtimalini göz önünde bulundurursak fener derdinize derman olacaktır.

13. tuvalet kağıdı yanınızda kuru bir peçete veya tuvalet kağıdı ihtiyaçlarınız için çok faydalı olacaktır.

14. ilk yardım çantası ufak tefek yaralanmalara karşı yanınızda mutlaka bulundurmalısınız.

15. para ihtiyaçlarınız anında yardım bulamadığınız takdirde yanınızda para bulunması gerekecektir.

çay

her evin olmazsa olmazı milli içeceğimiz. genelde çok aramızın olmadığı, demlemeye üşendiğimiz ama bazen de tadına doyamadığımız, sanki tiryakiymiş gibi bardak bardak hatta demlik bitirdiğimiz dost içeceği.
yalnız çekilmez ama sevdiklerinle beraber müthiş sohbet açar.
hadi bi çay koyalım da sözlükçe içelim.

termik santral yasasının iptal edilmesi

kıyamet alametleri bunlar, dikkatli olmak gerek.

çocuğun konuşma dili oyundur

bebeklikten çıkan çocuk; kısıtlı dünyasında yaşadığı duygu ve düşüncelerini görerek ve taklit ederek anlatır.
gördüğü her şeyi imajlaştırır ve tek bildiği dikli konuşur oyun.

olmadık eşyalardan uçak yapar, babasının veya annesinin taklidini su şişesine yaptırır ve konuşur onlarla.

anne ve baba bunu iki yönlü değerlendirebilir.
çocuğa verilecek her bilgi oyunlaştırılarak verilebilir veya düzeltilebilir.

(bkz:gamification)

la casa de papel

ana dilinde yani ispanyolca izleyince (türkçe altyazı) yeni konuşmayı öğrenen bebek misali hissettiğim efesine dizi. ingilizce dizi izlerken çok fazla alt yazıyı kullanmadığımı dizi ile fark ettim.

ilk iki sezonu daha iyi olmakla birlikte, izlenilmesi gereken bir dizi .

abse

içi iltihapla dolu deforme olmuş deri ile kas arasındaki şişliklere verilen genel isim. vücudun herhangi bir yerinde oluşabiliyor.
vücutta kasların yırtılması ile dışardan içeriye giren mikropların neden olması durumudur.

sözlük yazarlarından hikayeler

@denizece adlı yazarın ricasıyla yayınlıyorum.

ahmet'in 25.saati

taksimin arka sokaklarında tarlabaşı’nda geceliği 2 sigara parası olan bir otel odasında gün henüz ağarmamışken, camın önünde pakette kalan son sigarasını yaktı. camı aralayıp eğildi, dirseklerini camın önüne koyup yarı beline kadar dışarı sarktı. “odalarda sigara içmek yasaktır” yazısını hatırlayıp, bir güzel sövdü, daha cümlesi bitmeden, hoparlördeki cızırtılar ezanı haber verdi... hocanın sesi ile minarede tüneyen kuşlar hep birlik uçup karşıda duran oto yıkamacının çatısına tüneyip, uykudan uyandırılmış huzursuzluğu ile silkinip ötmeye kanat çırpmaya, acıkanlar ise yiyecek aramak için havalanmaya başladı, diğerleri uykularına kaldıkları yerden devam ettiler. acele ile birkaç afgan uzun elbise ve fesleri ile caminin yolunu tuttu ardından birkaç yaşlı semt sakini de onların peşinden. sigarasından bir nefes daha alıp, neden onlara katılmadığını sorguladı, bu küçücük oda da yalnızken bile beyninin karmaşıklığına öfke duydu... sonra bir fırt daha çekti, bu sefer daha uzun tutup, zehirin tadını almaya çalıştı. biten sigarasını otelin önünde ki çöp bidonuna fırlatıp, lise yıllarındaki gibi basket hazzını yaşamak istedi. biten sigara, tam üçüncü kattan çöp kutusu hedefini buldu. daha camı kapatmadan, çöp bidonunun alev aldığını görüp “şansımın içine …” dedi. acele ile giyinip, odaya bir göz attı, biriken bira şişelerini bulduğu poşete doldururken, içlerinde de kalmış mı diye tek, tek kontrol etti. yerlerde fıstık kabukları iki gün öncesinden kalan dürümün kâğıdını alırken dün hiçbir şey yemediğini hatırladı. çalışmak farz olmuştu bugün. fularını ve ressam şapkasını takıp, çizim takımlarını koltuğunun altına sıkıştırıp, odaya son bir göz gezdirip, usulca kapısını kilitledi. hoş odada kıymetli hiçbir şey yoktu ama akşama geldiğinde odasını başkasına verdiklerini de görmek istemiyordu. otel sahibine görünmeden usulca çıktı kapıdan, bir haftalık vardı ama borcu buna karşılık cebinde tek lirası yoktu. elindeki poşeti çöpe attığında, ateşin söndüğünü görüp rahatladı. ateş ardında ağır bir koku bırakmış, tüm sokak duman altı olmuştu. yokuşun dibinde merdivenler başlıyor, sanki sonsuza uzanıyordu. eskiden olsa spor olsun diye saatlerce koşardı, artık adım atmak bile içinden gelmiyordu. bu işkenceden kurtulmak için türlü yollar denemiş en sonunda her basamağa bir isim verip, onunla ilgili bir anı bulma oyununa dönüşmüştü. ilk basamak haminnesi peyker hanım, ikinci basamak onun omuzlarında taşırken hatırladığı ve erken ölen dedesi atıf bey beşinci basamak mari onyedinci basamak sinir olduğu komşu çocuğu hüseyin, ellidokuzuncu basamak adını duymak istemediği s, yetmişdördüncü basamağın adı hemen dibinde mantar gibi biten gecekonduda oturan züleyha bacı, yüzellidokuzuncu çay ocağındaki çırak hasan. yüzellidokuz basamak, yüzellidokuz anı... caddeye vardığında, mühim adammış, önemli bir toplantıya yetişecekmiş gibi acele ile yürüyüp geçti istiklal’e. daha köşeyi döndüğü anda omuzları düştü bir elini cebine soktu bakışları yere düştü. kime nereye gitse kredisi çoktan tükenmiş itibar adına hiçbir şey bırakmamıştı. çok içiyorsun yapma diyorlardı ama niye içiyorsun demiyorlardı... ahmet altmışına merdiven dayamış bir zamanların haza beyefendisi hatırı sayılır işadamı... biri on yıl önce anlatsa bunları kahkahalarla gülerdi. iki mahalle öte de fuat abinin çay ocağının önüne geldi, kimseyi göremeyince bir taburede oturup beklemeye başladı. fuat abi ve çırağı sokağın başında göründüğünde oturduğu yerde doğrulup üstüne başına çeki düzen verdi. ahmet’i gördüğü anda düştü adamın suratı. “bu beleşçi de musallat oldu başımıza” dedi yanındaki yeni yetmeye çocuk güldü, matrak adam usta komik şeyler anlatıyor. beleşçinin teki çok yüz verme birgün elimde kalacak. dükkânın önüne geldiğinde “ooo miirim burada mıydın, görmedim seni üşümüşsündür yahu, niye bu kadar erken geldin, biliyorsun 7’de açıyoruz ocağı.”.
“çok işim var, büyük iş o yüzden erken uyandım”
“ne imiş o önemli iş?”
“sekizde suzi hanım gelecek fransa’daki torunu için portre çizdirecek...”
fuat usta pişkin pişkin güldü, “mühim adamdır bizim ahmet” dedi hasan’a “
“çay hazır değil ahmet abi, oralet yapayım mı için ısınır…” boynunu eğip, gülümsedi ahmet, bu sen bilirsin demekti onun dilinde,
“usta simit alayım mı?”
“ben kahvaltı yaptım.” dedi fuat.
“ben kendime alayım sen de ister misin abi?”
“yok, yok yedim” dedi ahmet çatallaşan bir sesle.
“olsun abi bir de benimle yersin.”
bir koşu karşı pastaneden iki simit alıp, döndü. simitin birini sessizce oralet’ini içen ahmet’in masasına bıraktı, sonra ocağa işinin başına döndü. ahmet o anlarda o çırağın yaşında iken, babasının son model arabasını çalıp, kızlarla sabahlara kadar sürttüğünü yine aynı yıllarda sırf şımarıklık olsun diye bir istakoza dünya para verdiğini üstelik onu da yemeyip didikleyip, bıraktığını anımsadı. çırak gayretle bardakları dizmeye başladı, iki semaveri de demledi taze çay koktukça ahmet babası ile balığa çıktığı gecelerin sabahlarını denizi izlerken içtikleri çayı, babasının anlattığı çanakkale muharebesini ve dedesinin gazi madalyasını hatırlardı, belki de sırf bu kokuyu duymak için geldiğini o an itiraf etti kendine, insan yüz yaşında da olsa içinde bir yerler hep çocukluğunda kalıyordu... ocağın karşısında, parkında hep çizim yaptığı banka geçip, müşteri beklerken bir yandan da iki ağacın arasına ip gerip eski çizimlerini mandallarla ipe tutturdu. bir zamanlar hobi olarak başladığı resim, şimdi karnını doyuruyordu... ah be mari ne hoş kadındı her hafta bir saat resim dersi vermek bahanesi ile gelir tarabya’daki köşkün bahçesinde gülüşüp, eğlenirlerdi. bir keresinde onu öpmesine izin bile vermişti ondan sekiz yaş büyük olmasa belki de sevgili bile olurlardı tabi o zamanlar ahmet de 14 olmasaydı... yıllar sonra çizmek zorunda kaldığında ilk mari’nin resmini çizmeyi denemiş ama çizdiği hiçbir resim onun kadar güzel olmamıştı. müşteri beklerken karşı kaldırımda çocuğu ile dilenen suriyeli kadını çizmeye başladı kadın yirmi yaşlarında örtüsü ile heryerini sarmış, sadece iri kahverengi gözleri görünüyordu. çocuğun mart başında bile ayağında çorap yoktu kadın yanındaki bez çantanın içine oturtuyor ayaklarını örtmeye çalışıyor ama iki yaşlarında ki sarışın kız çocuğu yerinde duramıyordu. yoldan her geçenin peşinden yürüyor onları taklit ediyor annesi zahida deyince, geri dönüyordu. yaşlı bir amca yürüdü kaldırımdan zahida da ellerini arkasında birleştirip o adam gibi eğile, eğile yürüdü ardından. ince topuklu takım elbiseli bir kadın telefonda hararetli hararetli konuşarak geçti yanlarından zahida da elinde telefon varmış acelesi varmış gibi yürüdü kadının peşinden. bir baba ve kız geçti bu sefer kaldırımdan el ele gülüşerek... zahida bu sefer yürümedi koşup annesinin koynuna sokulup öpmeye başladı. ahmet bir yandan kızın oyunlarını takip ediyor bir yandan annesini çizmeye devam ediyordu öğlene doğru arap turistler gelmeye başladı parka, bir aile resim istedi kadın çarşaflı, adam açık mavi takım elbiseli iki kız çocuğu aynı elbiseden giymişti, biri altı, diğeri sekiz yaşlarındaydı ahmet bir yandan resimlerini çiziyor, bir yandan peçeli kadının ne düşündüğünü kestirmeye çalışıyordu. gözlerinin bile görünmediği bir resim için bir saattir sabit duruyor bir yandan da yerinde duramayan iki kızını fısır, fısır konuşarak oturmaları için ikna ediyordu. kadına bağırmak istedi ahmet aç şu yüzünü beynini aç artık... otelin biriken parasını acıkmaya başlayan karnını hatırlayıp sustu ... büyük bir makinanın dişlileri arasında ezildiğini parçalandığını hissediyor ama hiç bir şey yapmıyordu tıpkı o peçeli kadın gibi...
akşam üzeri çok güzel bir kadın parkta gezinirken ahmet’in resimlerinin önünde durdu, uzun, uzun inceledikten sonra ahmet’e gülümseyerek, “benim de resmimi yapar mısınız?” dedi.
“tabi efendim zevk ile” deyip, kaleminin ucunu açtı, gözlüklerinin üstünden alıcı gözle baktı, iri mavi gözleri tüm yüzünün hakimi idi, öyle ki kalkık burnu, minicik dudakları, çıkık elmacık kemikleri bile sönük kalıyordu, bu mavilik karşısında. karşıdaki banka oturdu bacak, bacak üstüne attı, çantasından bir sigara çıkardı tam yakacakken ahmet’e de uzattı ister misiniz? ahmet gülümseyerek sigarayı aldı, çakmağını arandı ama otelde camin önünde unuttuğunu anlayınca durakladı. mavi gözlü kadın gülümseyerek yanına gelip, sigarasını yaktı, yine gülümseyerek “bana bir yemek borcunuz var artık” dedi. resim boyunca sohbet ettiler kız 27 yaşında boğaziçi mezunu bir psikologdu, çalışmıyor dünyayı geziyor, bol, bol resim çekiyor, arada da gittiği yerlerin resimlerini yapıyordu. ahmet resmi bitirdiğinde kıza uzattı. kız büyülenmiş gibi bakıyordu aynı etki ahmet’te de vardı çünkü bugüne kadar çizdiği en güzel resimdi. “adınızı sormayı unuttum adınız nedir?”
“ahmet, ya sizinki nedir?”
“benim adım suna”
ahmet sendeledi, tutunmak için bankı arandı, sonra birden doğrulup, resmi kızın elinden alıp, yırtmaya başladı. hiçbir suna için resim yapmam lütfen gidin buradan .... kız, bozguna uğramış ordular gibi şaşkın, bir o kadar da kızgındı. mavi gözlü suna, ahmet’in yanından ayrılırken yine ezan okunmaya başladı... bu sefer bildiği tüm küfürleri içinden sayıyordu ve durmadan tekrar ediyordu. “hiçbir suna’ya resim yapmam.”

virüs

mikroskopla görülebilecek kadar küçük nano organizmalardır. farklı yapılarda oldukları için hücre ve hücre bloklarının çalışmasını kötü yönde etkiler veya durdurur. mikroorganizmalar, büyüklüklerine, yapılarına ve yaşama özelliklerine göre 4 ana sınıfa ayrılıyor : virusler, bakteriler, maya mantarıve parazitler. virüsler 15-250 nanometre boyutlarında yani mikro değil nano organizmalardır.

kar küresi

hala büyük boyunu bulamadığım.

kedi tırnağı

renkli, çicekli bahçe bitkisidir. diğer adı ipek çiceğidir. bol güneşi sever. ayni kediler gibi.
susuzluğa dayanıklıdır. haziran-ekim çicekli kalır. sonra dinlenir. izlemesi keyifli bir bitkidir.

bold pilot

kazandığı zaferlerle ardında binlerce hayran bırakan, yakın zamanda 140journos’un da hakkında 2 bölümlük harika bir belgesel çektiği, bizlere tutunmayı ve vaziyet ne durumda olursa olsun vazgeçmemeyi öğreten efsane asi at.

plasebo

hayatın kendisidir. ilk yüklemeyi masallarla yaparlar. bir varmış bir yokmuş diye.

yok olanı var sayana verilen "var" ilacıdır. bir şeyi ancak aynı frekanstaki başka bir şey ile değiştirebilirsiniz. varsayana evet sende bu var-mış ama bu var ilacı seni iyi edecek şeklindeki tedavi yöntemi izlenir