Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır.
Bu siteye giriş yaparak çerez kullanımını kabul etmiş sayılıyorsunuz.
daha fazla bilgi
maincraft oyununda elementlerden biri. geçenlerde oğlum mine craft oynarken quş ağacı yapacağım dedi ve direkt quş ağacıyla bağlantı kurdum. serbest çağrışım da olabilir.
kişisel bir psikolojik problemi "cool" bir imaj yaratarak aktarması, erkek(!) çocuklarının özeneceği karakterler sergilemesi ve benzeri özenilecek unsurların etkinliği, ekran karşısındaki toplum üzerinde bile kendini göstermiş ve film, hakettiği kadar olmasa da bir değer görmüş.
filmdeki bu etkileyici unsurların da aslında, yine filme konu olan toplum üzerindeki etkilerini, toplumsal psikoloji ve kitle hareketleri ile bağdaştırarak yorumlamak daha sağlıklı bir bakış açısı gibi.
yani: film çok cool; ağzı, burnu kan içinde hala gülüyo...
bitane deli adam var, efsane yakışıklı bi kişiliği var... diye değil de, biraz daha genel bir çerçeveden izlemek gerek.
sefirin kızı adlı dizide çok sevilen elvan karakterini canlandıran oyuncu.
dizide rolü gereği kullandığı şivesi ile izleyicileri kendine kısa zamanda hayran bırakarak, kısa sürede kendini sevdirmiştir.
en modern görünende bile ortaya çıkabilen kompleks.
ataerkil kökenli toplumlarda daha sık karşılaşılır. türkiye buna bir örnektir.
etrafta bazı kadınların "erkeğin tabi ki daha fazla kazanması gerek" nidaları dönerken ben artık garipsemiyorum cidden. sonuçların nedenlerine, nedenlerin çözümlerine odaklanmak gerek. ama nerde.
hikayenin adı:defneli
akşam güneşinin son huzmeleri odanın duvarlarında geziniyordu. en son çağlar’ın omzuna değdi, ardından bulanık bir gri ile doldu ev. koltukta kumanda ile sürekli kanal değiştiren kocasına umursamaz bir bakış fırlatıp, berjerden kalktı...
canım sıkıldı... bir kek yapayım. neli olsun dedi kendi kendine.
“sen en çok havuçlu tarçınlı seversin” dedi adam.
“sen de kakaolu” dedi kadın yarım bir gülümseme ile. “akşam yine halı saha maçı mı var?”
“biliyorsun işte bizim çocukları, gitmezsem burnumdan getirirler.”
“biliyorum.” mutfağa girip, buzdolabını açıp boş, boş bakıp, kapattı. tariflerin olduğu rafa yöneldi, eline çorba tariflerinin olduğu yemek kitabı geldi... “o çorba içmeyi sevmez” dedi, kenara attı. bir pasta kitabı buldu ama aradığı tarif bunda değildi. kitapları bırakıp, buzdolabına döndü.
“bu sefer hiç yapmadığım bir kek yapacağım”
“neli?” dedi, mutfağın kapısında dakikalarca onu sessizce izleyen adam. adama hiç bakmadı, cevap vermedi. kafasını dolaba gömmüş, sanki hiç olmayan bir şeyi arıyordu. işin komiği aradığı şeyin orada olmadığını biliyordu... çok başka bir kek yapacağım. belki kendi adımı veririm "defne keki"
“kulağa hoş geliyor” dedi adam hep takındığı alaycı gülümsemesi ile. dolabı tekrar açtı kadın. bu sefer kafasında tam oturtmuştu ne yapacağını. sebzelikten yeşil elmaları çıkardı, masaya koydu. üç yumurta ve sütü de masada elmaların yanına. erzak dolabından un, tarçın, şeker, kabartma tozu ve vanilyayı da diğer malzemelerin yanına koydu. elmaları soyup, küp, küp doğarken;
“ keşke adem o elmayı hiç koparmasaydı...”
“nereden çıktı bu?” dedi çağatay. masanın üzerinde duran elmalardan birini alıp, önce tşörtü ile silip, katır kutur yemeye başladı. bunu bilhassa yapıyordu.
“daha sessiz yer misin?” diye söylendi defne... ( çocuğuna kızmış da kırılmasın diye dişlerinin arasından tıslarmış gibi)
“ne olmuş ki, adem elmayı çalınca?”
“kadınlara yaranmak da imkansız diye güldü çağatay . “belki de adem, suçuna kılıf olarak kullandı havva’yı. belki de o elmayı adem yemek istedi. kesin öyledir, kadınlar hep haklıdır” dedi.
yanağından sulu, sulu öpüp, salona döndü. defne yanağını kolu ile sildi. tuhaf bir şekilde kızmıyordu ona. çok uzun yıllar evli olan insanlar kardeş gibi olurlar bir zaman sonra. yan yana geçinemezler ama uzaklaşınca canlarından bir parça kopuyormuş gibi acı duyarlar. şekerle yumurtaları çırptı ilk günlerde çağatay ile oldukları gibi köpük, köpük oldu kase. yavaş, yavaş sütü ekledi tıpkı birer, birer birbirlerine tanıştırdıkları arkadaşları gibi. sıvı yağı ekledi içine; bu da kabullendikleri, birbirlerinin kötü yanlarıydı. çağatay çok sigara içerdi. defne çok dağınıktı.
kabartma tozu ve vanilyayı ekledi. bunlar da diploma gibiydi olmazsa olmaz. çırpmayı bırakıp küp, küp doğradığı elmaları tarçın ve şeker ile tavada kavurmaya başladı. mutfağa yayılan enfes koku; ilk yıllarda yaşadıkları o muhteşem geceleri anımsattı. kek kalıbını özenle yağladı, tıpkı evini özenle döşediği gibi. en alta tarçınlı elma küplerini koydu. karıştırdığı kek hamurunu, özenle gezdirdi elmaların üzerinde. fırını 180 dereceye getirip, biraz bekledi. beklerken çağlar’ın askere gittiği günleri ve onu ne çok özlediğini anımsadı. keki fırına verdiğinde, rahatlama hissetti. tüm sorunları, o keki yapana kadardı sanki. fırının camından keki izlerken, ısıtıcının düğmesi açtı. çağlar'ın ona doğum gününde aldığı kupaya iki tatlı kaşığı kahve koydu, üzerine kaynayan suyu doldurunca, elmalı tarçınlı afrodizyak koku yerini keskin kahve kokusuna bıraktı. oldum olası, yalnızlığı anımsatırdı bu koku... kek daha fırındayken çağatay, eşofmanlarını giymişti bile...
“kekin pişmesini bekleseydin.”
“akşam dönünce bakarım tadına. neli oldu şimdi bu kek?”
“defneli.” defne, çağlar’ın yüzüne bakmayınca, çağlar da usulca kapıyı çekip, çıktı.
küçük bir stüdyo daire, yine duvarlarda yankılanan aşk seslerine şahit oluyordu. ara verdiklerinde, sarışın kadın duşa girdi. adam kumanda ile kanallar arasında gezinip, duruyordu. telefon çaldı. arayan sitenin güvenliği idi.
“alo buyurun” dedi adam
“efendim bir paketiniz var getirelim mi?”
“ne paketi?
“bilmem güzel bir kadın bıraktı, içinde kek olduğunu söyledi”
“ne keki?”
“defneli kek’miş” öyle söyledi...
üstteki betimler hatalıdır. kişiyi ya da nesneyi, eylem olarak tanımlamak, eylemi ise kişi ya da nesne olarak tanımlamak, yani bu gibi yanlış tanımlar yapmak hatalıdır.
yazarların yaşamış olduğu aşk hikayeleridir.
insanın hayatında her zaman var olacak ve derin izler bırakan hikayelerdir.
ben hayatımda 4 kadını sevdim birine aşık oldum.
ilk sevdiğim kız liseden aşkım h.
onu lisede tanıdım. bir kıza karşı hissettiğim ilk duygularımdı. gizli gizli bakışmalar, sınıfta kaçamak hareketler, belli bir kripto düzeyinde yazışmalar... bilirsiniz liseli aşklarını. o zamanlar dünya bu kadar kirli değildi. her şey daha temizdi. duygularını söyleme için bin dereden su getirirdi insanlar. çıkma teklifi denilen bir şey vardı.
h. ile tam bir seneden biraz fazla çıktık. araya tatiller girdi. lise 2 ye geçtiğimizde ayrılmak istediğini söyledi ve bitti.
bizden bir sınıf büyük bir çocuk için bıraktı. çok acı koydu, içime oturdu. h.'yi gerçekten sevmiştim. lise 2 hayalet gibi geçti. bir süre sonra unuttu- sandım ama hep aklımın bir tarafında kaldı. aynı sınıfta olmak işin bir başka acı tarafı.
boşluğa düştüğüm zamanlar hep h'yi düşünürdüm. saf ve temiz o vardı.
uzun yıllar sonra bir mezuniyet toplantısında karşılaştık. evlenmiş ama olmamış. çok yakın bir arkadaşıma sanırım 500t'nin ahı tuttu demiş. aslında zor oldu unutmak ama hep mutlu olsun istedim. hala arada selamlaşıyoruz. gözlerinde ilk h'yi görüyorum ama ben eski 500t değilim.
ikinci sevdiğim kızı bir tatil beldesinde tanıdım. adı d. orada bir yer işletirken geldi. turist rehberiydi. ilk geldiğinde. iyi bir atıştık. o dönemde bir bar işletiyordum. o’da turistler için bir yer arıyordu. ilk önmüzden geçtiğinde ingilizce iyi bir laf atmıştım. her ne kadar geri dönüp bakmadıysa da akşama damladı. sonra arkadaş olduk ve sevdik.
o sezon güzel geçti. sezon sonunda ise bulunduğumuz bölge çok iyi ve turistin tercih ettiği bir yer değildi ve başka bir beldeye gitmek istediğini söyledi. bütün gidişat ciddiye doğru olduğu için ben de barı oraya taşıma kararı aldım. kış sezonunda telefon vs görüşmeler devam etti. ben de bu arada barın yerini ayarladım ama tam sezon açılacakken barı taşıyacağım yer mekanı kiralamaktan vazgeçti. d’de üstüne ayrılmak istediğini ve bittiğini söyledi. hatta turistik yerlerin yavşak hanutçuları vardır. tanıdığım ve biriyle kıskandırmak için onunla beraber oldu ve bunu sadece benim için yaptı. neden bittiğini hala bilmiyorum. bir süre sonra da küllendi. geçenlerde ise bir yerden sosyal medyada önüme düştü sayfası . tanıyor olabileceğin kişiler diye. tanıyamadım.
üçüncü sevdiğim kız ise ö. istanbul’a döndüğümde kadıköy’de bir yerin yöneticiliğini yaparken tanıdım. bir iki sefer mekana geldi ve çıkmaya başladık. sonra işler ilerledi ve sevgili olduk. hatta daha da ilerledi ve ev tuttuk. ailem olsun vs istiyordum ve o dönem nereden geldiyse uluslar arası bir iş geldi ve ben de onu yapmak için elimden geleni yapıyordum. aile kuracağım ve ö’yle güzel bir hayat geçirecektik. hesabım buydu.
işin gereği izmir’e gitmem gerekiyordu ben de işi gücü bıraktım ve gittim. ilk başta her şey iyi giderken iş uzadıkça uzadı ve kilit kişi ben olduğum için de insanlar bana oynamaya başladılar. bir süre sonra ö ile telefon görüşmelerimiz yetmemeye başladı ve ben istanbul’a döneceğim söyleyince tehdit edilmeye başladım. hatta ö ile bile tehdit edildim. bende ister istemez korumak için ö’den ayrıldım. canım çok ama çok yandı.
iş bir süre daha devam etti ve olmadı. ben de istanbul’a döndüm. bir iki kez yokladım ama ö artık çok uzaktı ve kuzeni peşini bırakmamı söyledi. bulunduğu yerden geçerken otobüzten iner belki görürüm diye yürürdüm. tam 4 sene bir kızın gözüne bakıp elini bile tutamadım. zaman zaman aklıma gelir ve acaba nolurdu diye düşünürüm.
ve aşık olduğum kadın a. diğerleri gibi ilginç hikayeler yok bu sefer. ö’den sonra artık bir kız arkadaşım olamayacağına inandım ve arayışı kestim. o dönemde bir teyzemiz bir tanıdığımızın a adında bir torunu var bir arkadaşlık edin isterseniz dedi ve başladık. ve sevdik. bu sefer olmuştı ve evlendik. mutlu son yani.
insan hep aşk hikayesi bekliyor ama aşkı bulduğu hikayeler hep normal gözden kaçan hikayeler oluyor.
çevre, şartlar hep bizi olmadığımız gibi davranmaya itiyor. aşkı çılgın bir şey olarak düşündürtüyor. aşk tam olma hissi. yanında kimse olmaya gerek duymama hissi bence.
sonuna kadar okuduysanız size bir de şarkı gelsin madem.
küfür eden erkekten çok da farksız olmayan kadındır. insanların sinirlerini kötü sözler kullanarak ya da karşı tarafı inciterek hafifletmeleri geneli itibarı ile uygunsuzdur.
ana prensibi birimi kendi dünyasına hapsetmek ve sömürmek üzerine kurulu zeka çeşidi.
hepimizin elinde cep telefonları var ve her gün bir çok içerik tüketiyoruz.
dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama hep seveceğiniz içerikler geliyor veya size devamlı bunu da seversin gibi bir telkinde bulunuyor.
facebook kurulduktan sonra mit'te 5 mühendis bir tez ortaya atıyor. tez şöyle ; 300 adet beğeni yapan bir kişiyi yapay zeka kendi dışındaki herkesten daha iyi tanır hale getirir. facebook bu kurgu üzerine kurgulanmış bir yapay zeka üzerine çalışır.
neredeyse herkes 300 beğeni yapmıştır facebook veya diğer kanallarda.
yapay zeka bu beğenileri alır ve kendi içerisindeki algoritma üzerinden eşleştirir ve size bu içerikleri gösterir. içerikler hep sizin istediğiniz ve beğeneceğiniz içeriklerdir. sonra işe arkadaşlar girer. onların beğendikleriyle sizinkileri karşılaştırır ve size algoritma üzerinnden bir değer atar. biz buna kalite puanı diyelim.
bu kalite puanı üzerinden de size yeni arkadaşlar, olaylar ve içerikler gösterir.
işte dananın kuyruğu burada kopuyor. size sadece sizin istediğiniz içerikleri göstererek sizi kendi dünyanıza hapseder ve sömürü başlar.
kedi videoları seyredersiniz, koyunun mee! diyen videosuna kahkahalarla gülersiniz.
araya sizi değiştirmek istediği veya çekmek istediği düşüncelerden bilgiler koymaya , bunu seyreden bunu da seyretti diye sizi yönlendiren şeyler koymaya başlar ve bir süre sonra bu sefer kendi dünyanız diye düşündüğünüz alan sizin başkalarına hizmet ettiğiniz bir alana dönüşür.
yapay zeka siz ele geçirmiştir. ne derse yaparsınız.
izlemeye korktuğum ilk film . sanki pier in hayaleti bir yerlere saklanmış ve pandoranın kutusunu açmamı bekliyor.
en ağırıda izleyeceğim onca kare yönetmenin azmettiricisi.
kadınların savgı duyulası aktivitesi için icra aracı. ne demek abi kökünden kıl koparmak. cesaret ve acıya dayanıklılık işi. tibet keşişinde olmayan iradeye sahiplik kazandırır.
geralt, oyundaki görünüşünün aynısı. hatta ses tonu bile aynı denilebilir. ilk sezonu bitirdim ve dizi ile ilgili birkaç eleştirim var.
genel olarak çok başarılı görünüyor, kitabı okumadım fakat triss merigold'un oyundakine sadık kalınarak kızıl saçlı güzel bir ablamız tarafından canlandırılması daha hoş olurdu. açıkçası yennefer karakteri de beni pek tatmin etmedi. oyunculuğa diyecek bir şeyim yok gayet başarılılar ama işte alıştığımız görseller var.
tüm bunların dışında, diğer bir çok fantezi tutkunu gibi siyahi bir elf görmek beni üzdü. bu ırkçılık değil. beyaz insanlar da elf olamazlar sonuçta ama elf dediğin açık tenlidir. yani elf ırkı herkesin kafasına göre baştan yaratabileceği bir şey değil. bahsedilen karakter "dark elf" bile olsa ki witcher evreninde dark elf olduğunu sanmıyorum, basitçe siyahi bir insanı oynatarak bu işten sıyrılamazsınız. elf kulağı yapmayı biliyorsunuz. neden? çünkü elfler karakteristik bir kulağa sahip tıpkı karakteristik bir ten rengine sahip oldukları gibi. avatar'daki mavi yaratıkların yerine normal ten rengi insan koysanız olur mu? olmaz. neden? çünkü o yaratıklar mavi... yani şirinler mavi diye renklere haksızlık yapılmış olunmuyorsa, elfleri de beyaz yaparak kimseye haksızlık yapmış olmazsınız.
soyuna sopuna göre bir miktar değişiyor olsa bile elf dediğin en genel anlamda arwen gibi olur. ya da isterseniz siyahi bir "yarı elf" yaratabilirsiniz. siyahi elf olmaz. siyah elf = tüylü ejderha
genelde darp edilen çocuğun karşıdaki kişiye istediği hazzı yaşatmamak için kullandığı refleks kelime öbeğidir.
halbuki belki acıdı dese daha az darbe alacak ama işte, çocuk.