@quş ağacı

Yazar

Durum: 141 - 44 - 10 - 1 - 22.10.2019 19:52

Puan: 549 -

1 yıl önce kayıt oldu. 2.Nesil Yazar Yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 8

homoseksüelliği övmeyi modernlik sanmak

homofobinin ilanı olan başlık.

eşcinsellik bir seçim, bir tercih olmadığından reklamı yapılacak özendirilecek bir durum da değildir. eşcinsellik bir yönelimdir. heteroseksüel bireylere eşcinsel olmayı dayatmak kadar abesdir eşcinsel bireylere heteroseksüelliği dayatmak. her iki yönelimin de övülecek veya yerilecek tarafı yoktur çünkü bu bilinçli bir seçim değildir. bilim eşcinselliğin bir hastalık yada bilinçli tercih olmadığını aynı zamanda homofobinin bir hastalık olduğunu artık net olarak ortaya koymuştur.

tarhana çorbası

çok yorulduğum zamanlar aklıma gelen, içmek istediğim çorba. yorgunluk giderici çorba olarak tanımlarım kendisini.

grimm kardeşler

çocukları hayata hazırlayan masalların yazarları.

iyilik ve kötülükten doğan sebep sonuç ilişkilerini çocukların en anlayacağı şekilde anlatan masallar. içinde cadıların, kötü kraliçelerin, kurtların, perilerin, prenseslerin olmadığı masallar olmasaydı çocukluk çok anlamsız olurdu. ayrıca kim bilir kaç çocuğun bencil yetişkinlerin dünyasından kaçıp saklanabilecekleri hayal dünyalarını kurmalarına olanak sağlamışlardır.

koltuk sevdası

bizim evde tekli koltuk sevdası olarak cereyan eden hadisedir. 15 yaşında bir tekli koltuğum var ve son beş yıldır oturup önüne de bir puf çekip ayaklarımı şöyle güzel uzatabilmiş değilim. çünkü denediğim anda süpürge kuyruklu küçük bir yaratık gelip miiiiiyuuuuuvv diye bir itiraz sesiyle beni yerimden kaldırır. evde 3 kedi bir insan var, seçim yapsam ne olur, oyları kimin alacağı belli.

süt

yavrularını beslemek için dişi memelilerin ürettiği besin değerleri yüksek, koruyucu ve bağışıklık güçlendirici besin.

dişi memeli vücudu sadece tek bir sebepten ve tek bir amaçla süt üretir. biyolojik yavrusu varsa süt üretir, yavrusunu beslemek için üretir.ve aslında genel olarak yanlızca kendi türünün ihtiyacı olan oranlarda proteinler içeren süt üretir. yani inekler aslında hepimiz biliyoruz ki biz insanlara katkı olsun, beslenelim diye süt üretmezler. doğada ki pek çok hayvan gibi inekler de biz insanlar tarafından evcilleştirildi ve karşılıklı bir çıkar ilişkisi içinde hayatımıza dahil oldular bu çıkar ilişkisinin taraflara fayda oranı elbette hiç bir zaman adil olmadı.

yine de geçmişte bu ilişki bu kadar içer acısı değildi. küçük çiftlikler, bireysel besicilik vb. küçük işletmeler vardı. bu yerlerde, işler farklı yürürdü şimdikinden.yavru doğar , gerektiği kadar anne sütü ile beslenmesine izin verilir ( yavrunun dişleri annesinin memelerine zarar verecek aşamaya gelene kadar ) ve kalan bir kaç aylık zamanda da sütten insanlar faydalanırdı. inekler otlaklarda özgürdü, taze otla beslenirdi. kendi hastalıklarını çoğunlukla kendileri bilir ve doğada hastalığına iyi gelecek otları yine kendi bulup yer ve hastalığını tedavi ederdi. yani insanların faydalandığı sütte sağlıklıydı bu yüzden.

şimdi artık durum farklı, ve bunu hepimiz biliyoruz. endistürüyel bir süt tesisi hayal edin. buzağılar küçük alanlara hapsedilmiş şekilde, anne sütü ile beslenmeden, bunun yerine sağlıklı kalması için antibiyotik karışımlı besinlerle beslenip gebe kalabilecekleri zamana kadar bakılıyor. ve sonra insan eliyle, makinelerle aşılama denen metodla gebe bırakılıyor. doğumdan sonra günler içinde doğan yavru anneden alınıyor ve anne süt makinasına bağlanıyor. anne ve yavru fiziksel ve duygusal olarak acı çekiyor. şok yaşıyor. günlerce aralıksız şekilde birbirlerine seslenip duruyorlar. anneden alınan yavru yine daracık bir alana hapsediliyor. yavru erkekse hareketiz kalması için demirden eksik özel diyetlerle besleniyor, böylece kesileceği kiloya erişene kadar etinin lezzeti garantileniyor. yavru dişiyse annesinin yolculuğu ile aynı oluyor büyüme süreci. normalde 20- 25 yılık yaşamı bu ağır koşullarda yarıdan daha az sürüyor. 7 -10 yaş arasında defalarca gebe bırakılıyor ve hep aynı süreci yeni baştan yaşıyor ve sonunda mezbahaya gönderiliyor. biz insanlar da yavrularımızı bu muhteşem gıdayla besliyoruz, ve sağlığından emin oluyoruz böylece. sahiden ne kadar sağlıklı ? bir de bu endistürünin doğaya, çevreye verdiği zararlar var elbette saymakla bitmeyecek. yani süt büyük tesislerde üretilip, işlenip, paketlenip bizlere ulaşana kadar ardında dünya kadar kötülük bırakıyor. ve hepsi bir bir bize geri dönüyor.

şimdi artık üretimin bu şekilde olmadığı söyleniyor. ama bu doğru değil. hala acımasız ve korkunç bir sistemle üretim yapıldığı hergün yeniden belgeleniyor.
ve işin garip yanı her gün büyüyen bu endistütri asla yeterli olmuyor ihtiyacı karşılamakta. dünya nüfusu arttığı için değil üstelik. gereksiz, ihtiyaç fazlası hatta bizi hasta edecek kadar ihtiyaç fazlası tüketiyoruz süt ve süt ürünlerini.

süt endüstrisi bize her zaman şunu söyler " süt yoksa sağlık yok " ben ineğine ve koyunlarına torunlarından daha iyi davranan, daha sevgiyle yaklaşan anneannemle büyüdüm. çocukluğumun 6 -14 yaş arası zamanı onunla geçti. ve o bu dünyada hayvanlarına en iyi şekilde baktığını gördüğüm tek insandı. bu yüzden en sağlıklı süt ürünlerini üretirdi. herkes onun ürettiği ürünlerden almak için sıraya girerdi, ama o en doğru şekilde planladığı için her zaman az üretim olurdu, eve ayıracak ve birazını satıp kış için yem alacak kadar. buna rağmen asla çocukluğum boyunca süt ve süt ürünleri tüketmedim. sevmiyordum nedense. ben her zaman sebze aşığı oldum. ve hiç öyle ağır hasta olmadım bu yaşıma kadar, güçlü bir bağışıklık sistemim var. boyum 1.74 kısa da kalmadım. kemiklerim de gayet güçlü. yani birileri bize sürekli yalan söylüyor belki de, süt içmeyen çocuk gelişemez, kalsiyum olmazsa kemikleri güçlenemez, bağışıklığı düşük olur vs. her şeyin içinde süt ürünü var, kahvaltı masalarında 10 çeşit peynir var. keklerde, böreklerde, şekerlemelerde, içeceklerimizde süt ürünleri var. üstüne bir de bardak bardak süt içilmesi öğütleniyor sürekli. bu hastalık değil de ne ? hepimiz elimizden geldiğince bu sistemin karşısında olmalıyız, yanında değil. daha az süt ürünü tüketirsek hasta olmayız, hiç tüketmeyenler ölmüyor, yataklara falan da düşmüyor hatta. doğanın bize sundukları o kadar çeşitli ki, neredeyse her besinin alternatifi var.

halk süt

süt endüstrisinin zalimliği ve hayvanların çektikleri acıyı düşünce sevinemediğim projedir.

makine mi makina mı

okan bayülgen'in makina kafa programını isimlendirirken hakkı devrim'den konuya açıklık getirmesini isteyip onay aldığı kanaatiyle oyumu makina'dan yana kulladığım sorunsal.

şule çet

çağatay aksu ve berk akand adlı iki pislik eliyle hayatının en güzel zamanında yaşamı elinden alınmış genç kadın.

insanlar ve sivil toplum kadın örgütleri sosyal medyada olayın araştırılması için örgütlenip tepki vermemiş olsaydı çoktan kayıtlara intihar olarak geçilip örtbas edilecekti bu cinayet.

olayın intihar olmadığı bilirkişi raporuyla kantılanmıştır artık. buna rağmen hala bu canileri canla başla savunan avukatlar var, bu kişiler geceleri nasıl uyuyabiliyor insanın aklı almıyor ?

tecavüz, hürriyetten yoksun bırakma, cinayet, örtbas çabası için ayrı ayrı en yüksek sınırdan ceza verilmeli katillere. peki adalet arayışı sırasında her gün kahrolan, korku ve endişeyle günlerini geçiren, her mahkemede katillerle yüz yüze gelip acı çeken yakınlara yaşatılanlar için bir ceza yok mu?

makine tv

an itibariyle, muhtemelen japon yapımı dev bir robotun görüntülerini yayınlayan kanal. voltran gibi, avatar filminde albay quaritch'in kullandığı robot gibi bir şey. ve ardından bir adamın sanırım kendi tasarladığı havada, karada ve suda yol alabilen helikopter görünümünde mini bir araç tanıtılıyor. bayıldım doğrusu, süper bir kanal !

bayan şoför

büyük çoğunluğu kurallara uyarak trafikte seyreden kadın sürücülerdir. sırf kurallara uyarak araç kullandıkları için trafiğin akışını bozdukları iddiasıyla erkek şoförler tarafından tepkilere maruz kalırlar.

kadın sürücülerin şerit değiştirirken verdiği sinyal görmezden gelinir, " kadın mı o ? , boş ver, gaza bas geç şunu "

kavşaklarda kırmızı ışık yanarken yan yola girecek erkek şoför habire kornaya basıp taciz eder biraz ilerle diye, oysa beyaz çizgileri geçmek kural ihlalidir.

dönüş için sinyal verip yavaşlar kadın sürücü, erkek sürücü bunu dikkate almaz , hız kesmez ve gelip çarpar, yetmez bir de aracından indiği gibi kıyameti koparır. yanlış şeritten dönüş alır, şeridinde ilerleyen kadın sürücüye çarpar yine üste çıkmak için bağıra çağıra aracından iner.


hele bazı namussuz erkek sürücüler vardır ki kafalarını asfalta vura vura gebertmek istersin. araçta çocuklar olduğunu gördüğü halde kadın sürücüyü şeridinden çıkarmak için direksiyonunu ona doğru kırar ve kahkahalar atarak eğlenir bununla.

hele sıkışık bir park alanı yada sağlı sollu araçların park ettiği dar yerlerden geri giderken ille bir erkek sürücü çıkıp " hanımefendi siz inin ben çıkartayım " demez mi. 1 dakika en fazla 2 dakika daha uzun sürecek çıkmam, hepsi bu. ölür müsün bu kadarcık zamanda, niye darlıyorsun insanı sabırsız !

bir de minibüs şoförleri yok mu sanki hepsi hindistan trafiğinden ışınlanmışlar. asıl trafik teröristlerinde başı çekiyorlar.

istisnalar kaideyi bozmaz ama genel olarak biz kadınlar kırmızı ışık ihlali yapmıyoruz. alkollü araç kullanmıyoruz. yayalara yol veriyoruz. mahalle aralarında 70 ile gitmiyoruz. kornaya basmıyoruz olur olmaz. engelli park yerlerine, engelli geçiş yollarına park etmiyoruz. hız yapmıyoruz. maganda gibi bangır bangır müzik açmıyoruz. bir de unutmadan, araçlarımızın sağına soluna mal mal cümleler yazmıyoruz.

erkeklerin tahammül edemedikleri kadınların nasıl araç kullandıkları değil araç kullanıyor olamaları. çünkü tekerlerine çomak sokuluyor. araç onlar için oyuncak, trafik de oyun alanları onları ve bu oyunda kadınları görmek istemiyorlar, diğer pek çok alanda görmek istemedikleri gibi.

azınlık da olsalar çok kıymetli olan, kurallara uyan, saygılı, naif, nezaket sahibi erkek sürücüleri tenzih ederim.

edit: ekleme

filmloverss.com

türkiye'nin bağımsız sinema platformu olma amacıyla yola çıkıp 2011 yılında kurulmuş sinema sitesi.

vizyon, film haberleri, film incelemeleri, sinemacı ve oyuncularla röportajlar ve sinemaya dair pek çok içeriğe erişilebilecek bir site. dizi incelemeleri de cabası.

özellikle " ben ne izledim şimdi " dediğiniz anda aydınlanmak için başvurabileceğiniz bir kaynak.

ülkeyi terk etmek

kişisel bir tercihtir. insanın bir ömrü var, bu ömrü nelere adayacağı ve nerede geçireceği tamamen kendi inisiyatifinde.

gidip memnun ve mutlu yaşayabilenleri tebrik etmek lazım. avrupa olur, afrika olur, asya olur farketmez. yeter ki hakaret etmeden, doğduğu toprakları küçümsemeden, onu besleyen büyüten muhakkak iyi zamanlarının da olduğu ülkesine minnetle, saygıyla gitsin. ve önemli olan bir şey de , gittiği ülkeye de saygı duysun, faydalı olsun.

sarımsak

yemeklere lezzet katması ve iştah açıcı keskin aromasının yanında aynı zamanda doğal bir antibiyotiktir. bağışıklık güçlendirici ve hastalıktan koruyucudur. tüm bu iyi yanlarına rağmen kokusu yüzünden herkesin her zaman özgürce tüketebileceği bir sebze değildir maalesef.

ayrıca araştırmalara göre sarımsak kanser, kalp ve tansiyon hastalıklarını önlemede yardımcı olduğu söyleniyor. tabi ayrımı iyi yapmak lazım, " bir sarımsak yutsan bir şeyin kalmaz " önerilerine çok kulak asmamak gerek, yardımcı deniyor tedavi edici değil.

hipokrat

"yedikleriniz ilacınız, ilacınız yedikleriniz olsun" diyen, mö 375 ile 460 yılları arasında yaşamış tıbbın babası kabul edilen yunan hekim.

la casa de papel

dün izlemeye başladığım ve ilk 3 bölümünü geride bıraktığım netflix yapımı suç , dram ve gerilim dizisi. konu diziler olduğunda bir kaç yıldır " izledin mi? izlemelisin " diyen çok kişi oldu. bu yüzden beklentim yüksek ama adrenalini yüksek bir dizi değil, henüz. diziyi bitirince editlerim.

parkinson

nörodejeneratif bir beyin hastalığıdır. hastalık adını ilk kez 1817'de titremeli felç olarak tarifleyen james parkinson'dan almıştır. hastalığın görülme sıklığı 60 yaş ve üzerinde alzheimer'dan sonra 2. sıradadır.

" normal olarak insan beyninde belli bölgelerde dopamin üreten beyin hücreleri (nöronlar) bulunur. bu hücreler beynin substabsiya nigra adı verilen belli bir alanında yoğunlaşmış halde bulunurlar. dopamin substansiya nigra ile vücut hareketlerini kontrol eden diğer beyin bölgeleri arasında mesajlar ileten bir kimyasaldır. dopamin insanların akıcı ve koordine hareketler yapmalarını sağlar. dopamin üreten hücrelerin %60 ila %80’i kayba uğradığında yeterli miktarda dopamine üretilemez ve parkinson hastalığının motor belirtileri ortaya çıkar. " ( kaynak : parkinsonderneği.org)
yani dopaminin artık üretilmemesi, az üretilmesi beyindeki sinir ağları arasında ki iletişimi sekteye uğratıp hareket kabileyetini kısıtlar, bununla birlikte titreme gibi kontrolsüz hareketlere yol açar.

hastalığın kesin nedeni bilinmemekle birlikte çeşitli tetikleyicileri olduğu belirtiliyor. bunlar,

" ileri yaş
ailede parkinson hastalığı öyküsü bulunması
kırsal yaşam, çiftlik ve kuyu suyu kullanımı
tarım ilaçları
erkek cinsiyet
kafa travması
demir, manganezin diyetle yüksek miktarda alınması
beyaz ırk
besinlerle alınan hayvansal yağlar
obezite
fiziksel ve duygusal stres "

parkinsonda koruyucu faktörler :
sigara kullanımı*
kahve ve kafein tüketimi
nonsteroid antienflamatuar ilaç kullanımı
antihipertansif ilaç kullanımı
alkol
fazla fiziksel aktivite "

kaynak ( medicalpark.com)

tüm hastalıklarda olduğu gibi parkinsonda da hastalığının erken teşhisi büyük önem taşıyor. ancak erken dönem belirtileri kolayca gözden kaçabilecek türden belirtilerdir. bunlar; uykusuzluk, kabızlık, koku duyusunda yitim, ve çok belirgin olmayan duruş bozuklukları, sık olmamakla birlikte denge kaybı ve düşme.

parkinsonun önleyici bir tedavisi yok. teşhis konuşduktan sonra seyrini yavaşlatmaya, yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik ilaç tedavisi uygulanır. her ne kadar zor bir hastalık olsa da çok korkulacak bir hastalık da değildir. görülme sıklığı genel olarak 60 yaş ve üzeridir. bu anlamda da yaşamı kısaltan bir hastalık değildir. eğer hasta 80 yaşına kadar yaşayacaksa bu hastalıkla birlikte aynı ömrü geçirecektir. ( en azından doktorların genel bildirimi bu yönde )


geçen yıl kız kardeşim annemin yürürken sol kolununun serbeste hareket etmemesinden şüphelenmiş ve kendince çaktırmadan takibe almaya başlamış. sonra annemin parmaklarında kendisinin bile farketmediği minik seğirmeler olduğunu da gözleyince, bize açtı konuyu. biz de yok canım dedik, bomba aynı yere iki defa düşmez. annem eşini kaybedeli 3 yıl olmuştu ve eşi agresif seyreden parkinsondan muzdaripti. 20 yıla yakın bu hastalıkla yaşamıştı. ama hayatını kaybetmesi tamamen parkinsondan kaynaklanan komplikasyonlardan değildi. son zamanlarında demans ile birlikte seyretmişti hastalığı. annemin eşiyle akrabalık bağı yoktu, ailede parkinson öyküsü yoktu. neyse bir uzmana gittik, gerekli kontorller, testler, emar vs yapıldı ve parkinson bulgusuna rastlanmadı. ama takip hastası olarak gözlemeye karar verildi. 3 ay önceki kontrollerde parkinson teşhisi konuldu ve ilaç tedavisine başlandı. şimdi eşiyle yaşadığı tecrübeden dolayı oldukça korkuyor, " ben de öyle mi olacağım " diyor. ama biz eminiz ki öyle olmayacak, çünkü tecrübelerimize ve gözlemlerimize dayanarak diyebilirim ki bu hastalık da pek çok hastalıkda olduğu gibi kişinin karakteri ile çok organize. zor bir karakterseniz, elbette hastalıkla birlikte x2 zor hale geliyorsunuz. ve bu devam ettikçe hastalığınız sizden daha güçlü bir hale geliyor ve çevrenizdekiler artık size ulaşıp size yardımcı olamaz hale gelebiliyor. tabi ki bu demek değil, melek gibi iyi çok pozitif bir insansanız parkinson size hiç bir şey yapmaz.


hastalığın seyrine göre ilaç dozları zamanla arttırılır ve bu da fazla ilaç kullanımından kaynaklanan yan etkilere neden olur, o yan etkiler için farklı ilaçlar almak gerekir ve bazı yan etkiler ilaçlarla da önlenemeyebilir. bu yan etiker halüsünatif haller, uykudan bağırark uyanmalar, istemsiz kasılmalar, unutkanlık, ani duygu değişimleri vb. olabilir. bu hastalıktan muzdarip bir yakınınız varsa bu tepkilerinin hiç birinin sizinle ilgili olmadığını bilerek, sabırla hareket etmelisiniz.


salı günü kontrol randevusunda sıra beklerken aynı nedenle orada olan kişilerden bir kaçınada yeni teşhis konulmuştu ve o kadar üzgündüler öyle endişeliydiller ki, olumlu ne söylense pek algılayabilir değillerdi. bu durumda hasta yakınlarına çok büyük iş düşüyor, onlar ne kadar az endişelenirse hastanın bunu kabul sürecide o kadar kolay oluyor. yani bu hastalık bir anda ilerleyip insanın hayatını elinden aniden alan bir hastalık değil. bu korku ve endişeye kapılmamalı teşhis konulmuş kimseler. çok ama çok uzun süre ilaç desteği ile kendi normal yaşamlarını devam ettirebiliyor, kendi işlerini görebiliyorlar. sonrasında ise diyelim 60 yaşında hastalığa yakalandı ve 75, 80 yaşında ne kadar iş görebilirse yine o derecelerde kendi yaşamını idame edebiliyor. son olarak hasta ve hasta yakınları benim tavsiyem, her anın tadını çıkarın birlikte. daha kaliteli zaman geçirin beraber. aceleniz olduğundan falan değil, bir musibet bin nasihatten evladır mantığından hareketle.

edit: imla

pazartesi

haftanın ilk günü. benim için alarmın 5 dakika ertelenmediği ilk iş günü. çünkü pazartesi günü işler 17:00' a kadar eksiksiz tamamlanırsa haftanın diğer günleri de aynı düzende, sorunsuz ilerliyor.

kezban

bir kadın ismi olmasına rağmen, lakap haline getirilmiş, kadını vasat bir tip olarak tarif ettiği düşünülen irite edici benzetme.

babasının kızı olmak

kız çocuğun babasına benzemesi, onun takdir edeceği şekilde davranması gibi çağrışımlar yapan tarifleme.

boyacı

boya gerektiren yapı ve nesneleri boyayan meslek erbabı.

şahsıma ve vakit olarak uygunsam aile yakınlarına özel fahri mesleğimdir ayrıca. terapimdir üstelik. son 15 yıldır sadece bir kaç kez vakit ayıramadığım için boyacı tuttum. yarısında da boyacı tuttuğuma pişman oldum çünkü ardından düzeltmeler yapmam gerekti. seviyorum duvar boyamayı, o beden yorgunluğunu ve tabi boya işi süresince bir kaç kilo veriyor olmayı, ve tabi pazuları da unutmayalım.
  • /
  • 8

kezban

net bir yakıştırmadır ama yakıştırmadır sonuçta.
böyle durumlarda bu kezbanı gören bilen akıl sahibi er kişi acaba nedir, kimdir diye düşünüyorum.
mantık aslında böyle işlemez mi sizce de. bir kişinin nasıl bir yanlı veya doğru yaptığını anlamak için ya o yoldan geçmiş olman gerekir ya da bir şekilde deneyimlemiş olman gerekir. yoksa değerlendirme olmaz ki sadece çamur at izi kalsın bu işlerde yürümez.

Toplam betim sayısı: 141

bir ticaret biçimi olarak annnelik ve babalık

aslında bu mülkiyet duygusudur. ebeveynler kendileri için çocuk getirirler dünyaya. çocuk üzerinden birbirlerine kopmaz bağlarla bağlanıp toplumun dayattığı eş olma, aile olma vb. görevleri layıkıyla yerine getirmek, sürdürmek için. çocuk üzerinden umut etmek, hayal kurmak, onur duymak için.

insan sahip olduğu bir evi kendi imkanları ölçüsünde kendi zevkiyle dekore eder örneğin, benzer biçimde çocuğunu da kendince ideal bulduğu insan kalıbına sokmak ister. bunu başardığına kanaat getirdiğinde ise meyvesini toplamak ister, her fırsatta bu işin mimarı olduğunun hissettirilmesine ihtiyaç duyar.

herkes kahraman olmak ister içten içe, best off olmak ister, yetmeeeezz best of the best olmak ister. bunun en kolay yolu çocuk yapmaktır. dünyanın en iyi annesi, en iyi babası, kahramanı, kraliçesi, kralı olma ihtimali hemen hemen ceptedir bu şekilde. bu yüzden çok sık duyarız şunu " bu dünyada yaptığım en güzel, en harika en müthiş şey oğlumu, kızımı dünyaya getirmekti " ne oldu sanki, dünyayı mı kurtardı oğlun kızın. hayır, ama varlığını anne- baba olmak üzerinden anlamlandıranlar için kurtuluştur oğullar, kızlar.

31 mart 2019 seçim sonuçları

polisin kapı kapı gezip, kimin kime oy verdiğini sorgulamaya başladığını da gördüğümüz seçim sonuçları. sunshine'nin öngörüsü doğrulanmıştır. seçmen kayıtlarında bir hile olmadığının tespiti yapıldıktan sonra geriye büyükçekmece sakinlerinin fetöden içeri alınması kalacak.

büyüyen beşik

anlaşılan bu işte usta olanların bile zorlandığı bir seçim. şöyle bir video var, belki ihtiyacı olanlara fikir verebilir.

kadına şiddeti önlemek

kadına şiddeti önlemek çok basit aslında, bir imzaya bakar. bakıyor, bakıyormuş! çocuğa şiddeti, istismarı önlemek de öyle, basit yani. bir imza yetiyor, yetecekmiş yani ! niye kimse duymuyor bu adamı yahu? dili dimağı kurudu söylemekten, diyor ki; " bu vahim olayları, bu korkunç olayları engelleriz, yeter ki idamı geri getirsinler". " " ben " diyor " altına imzayı atmaya hazırım " sonra bir tek o mu başka bir kadın da çıkıp diyor ki " yok efendim, ben daha güzel imza atarım idam kararının altına " sonra diğerleri, imzalarım, imzalarım, imzalarım! diye çığırıyor.

her ağzınızı açtığınızda terör estirin, her lafınızla toplumu bölün, parçalayın, ayırın, cinnetin eşiğine getirin. bizatihi kendi beyanlarınız yetmez gibi, aşağılık ne kadar beyan yapabilecek varsa paye verin, kadını aşağılayan cümleleri ardı ardına kurun, kuranı destekleyin. sonra da bunda parmağınız eliniz kolunuz direktifiniz emriniz yok gibi bir de dar ağaçları kurmaya yemin edin. elinizle, dilinizle sistematik olarak kadın katili çocuk istismarcısı üretiyorsunuz ne hapisanelere sığdırabilirsiniz ne öldürmekle bitirebilirsiniz.

kadın ile erkek eşit olamaz; fıtrata aykırı

"kız mıdır, kadın mıdır bilemem"

"kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek"

"anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? anası ölsün öyleyse"

"iş istiyoruz sayın bakanım" "niye evdeki işler yetmiyor mu?"

"kadın çalışarak fuhuşa hazırlık yapar"

"kahkaha atan kadın iffetsizdir"

"kadının fıtratında köle olmak var"

"tecavüze uğrayan kürtaj yaptırmasın"

"hamile kadın sokakta dolaşamaz"

"kadınlar için tek kariyer annelik"

"türk kadını evinin süsüdür"

" 6 yaşında çocukla evlenilebilir "

" kız çocuğu babasının yanında şortla duramaz "

" en az 3 çocuk yapın "

işte bataklık bu.

edit: imla

ekrem imamoğlu

halkın güvenini kazandı, samimiyetine inanıldı ve başkan seçildi. vaatlerini yerine getirip getirmeyeceğini, nasıl bir başkan olacağını zaman gösterecek. görev başına geldiğinden bu yana - ki bu çok kısa bir süre - istanbul halkının tepkisini çekecek, mağdur edecek herhangi bir icraatta bulunmadı, aksine sorunların tespiti ve giderilmesi için bizzat halkın, şehrin içinde çalıştı ilk günden beri, makam odasına kapanmadı. fakat sadece saldırmak için fırsat kollayanlar var elbette. biraz makul olabilseler henüz bunun için bir gerekçeleri olmadığını görecekler. hakkı gasp edildiği için ikinci bir kez ilkinden kat be kat fazla enerji harcayarak seçim çalışmaları yaptı. mesnetsiz ithamlarla yıpratılmaya çalışıldı, hem fiziksel hem zihinsel yoğun bir çaba harcadı kendini tanıtmak için, projelerini anlatmak için. 2. kez halkın iradesiyle başkan seçildi, o ana kadar belki günlerce uyumadı, dinlenmedi, çalıştı didindi. ve seçimlerden bir süre sonra olması gereken gibi kısa bir izin yaptı. geçtiğimiz günlerde de ikinci bir kez yine ailesiyle kısa bir tatile çıktı. bundan daha doğal ne olabilir? görevi ne olursa olsun bu her insanın hakkı ve ihtiyacı.

misafir odası

o soğuk ve mesafeli bir alandı. evin bir parçası gibi hissettirmeyen, ev gibi kokmayan o odanın varlık sebebi misafirin mühimsenmesi miydi yoksa ev sahibinin itibar mıydı bilmiyorum ama çocukken evde en nefret ettiğim alan orasıydı. kapısı mütemadiyen kilitliydi. misafir gelince açılır ve biz çocuklar o odaya sadece misafirlere hoş geldiniz demek ve ellerini öpmek için girebilirdik.

çocukluğumuz boyunca bir kıçımızı koyup oturamadık o siktiğimin açık renk koltuklarına. duvardan duvara vitrindeki bibloları alıp bir inceleyemedik. misafir çocuğu prens, prenses muamelesi görür biz ayak altından çekilip mutfakta çay demleyip sofra kurar yemek hazırlar bulaşık yıkardık onlar gidene kadar. nasıl bir hiyerarşiydi, nasıl ötelenmek, yok sayılmaktı ! cahil ailelere doğmuş olmak, kız çocuğu olarak doğmuş olmak, üstelik birin üçün beşin üstünde sayıca fazla kız çocukları olarak orada olmak hakikaten dünyada insanın başına gelebilecek en boktan şeylerden biri. bazen kendime bir halt olamadın diyorum ama bunları hatırlayınca kendi alnımdan öpesim geliyor, bu alt yapıyla daha ne olacaktın en iyisi oldun olabileceğinin diyorum.

ne misafir odasıymış arkadaş, resmen üç başlı cehennem köpeği gibi geçmişin karanlığından hırlayarak üstüme atıldı.

yüksek sesle konuşan insan

en küçük kardeşimdir.

çocukken her şeye ağlardı, su istemeden önce ağlar "niye ağlıyorsun " dendiğinde su istediğini belirtirdi. herhalde o zamanlarda açıldı ses telleri, genişledi, ciğer diyafram neyse artık bu yüksek sesin alameti farikası. düşünün gür, böyle kendinden ekolu, kalın bir ses. çıkıp bir yerde oturduğumuzda yirmi metre ötedeki masanın bizim masada hangi konuda konuşulduğunu bilmemesi mümkün değil. mütemadiyen şöyleyiz geri kalanlar " tatlım sessiz, yavaş, sesi alçalt, lütfen, lütfen, ya bağırmadan konuşsana " sonra bıkar ve şöyle bir tepki verir " bağırmıyoooooooom yaaaa bennn " . aile kabul etti, konu komşu alıştı hatta ve hatta iş arkadaşları bile pes edip kabul etti ki bu hanım kızımız kurumsal bir firmanın müşteri hizmetlerinde çalışmakta. günde bilmem kaç yüz defa " iyi günler ben x size nasıl yardımcı olabilirim " demekte. kızım diyorum ben olsam korkup telefonu kapatırım, yani diyor bazen bir sessizlik olmuyor değil, ama ben sesimin volümünü epey bir düşürdüğüm için idare ediyoruz. eh tabi akşam iş bitimi ipini koparmış deli dana gibi oluyor. neyse ki sesi gibi enerjisi de gür, yüksek, taşkın. sevdiriyor kendini, güldürüyor, eğlendiriyor. ama 3 dileklik sihirli bir değneğim olsa ilkini onun sesini normal bir düzey çekmek için kullanırdım.

okula yeni başlamış minik

eğer okulu ilk günden sevmemişse, tekrar gitmek istemiyorsa mazeretleri ve yakarışlarıyla insanı hem güldüren hem de içini sızlatan miniktir.

bizim ki önceki yıl okulun ilk günlerinden birinde sabahın köründe beni görüntülü aramıştı annesinin telefonundan. telefonu bir açtım karşımda iki karış açılmış bir ağız arkasından wöeeeeeöğğğğğ diye bir ağlama sesi , aklım çıkmıştı resmen. " lütfen beni kurtarır mısıııııınnn öeeeee " karnı çok ağrıyormuş, annesi onu zorla okula gönderiyormuş, gelip onu hastaneye götürebilir miymişim. sonraları işi daha da ilerletti, gece uyanıp alarm saatini gizlice değiştirmeler, okuldan bir öğretmeni ayartıp telefonunu kullanıp " hastayım gel beni al " diye aramalar. ah o ilk yıl ne parçaladı şu teyze kalbini benim mini minnoş çubuk krakerim! okula gitmemek için en efsane mazeretide şuydu " kızlar çok tatlısın çok tatlısın deyip öpüyolar beni hep bıktım artık "

okula yeni başlayan miniklere, ailelerine, öğretmenlerine sağlık, iyilik, neşe, uyum, sevgi, şevkat dolu mutlu bir öğretim yılı diliyorum bütün kalbimle.

yaşlanmak

yaşlanmak, canlılarda gelişimini tamamlayan hücrenin, genetik programına uygun olarak değişime uğramasıyla başlayan süreç. doku ve organları oluşturan hücrelerin eskimeye başlaması canlının vücut fonksiyonlarının günden güne belirgin olarak yavaşlamasına sebep olur. bu süreç önlenemez. yaşlanmanın sonucunda hücreler yavaş yavaş ölür ve canlının yaşamı da son bulur.

doğduğumuz andan itibaren bir saat çalışmaya başlar. adımızla birlikte anılan ve her yıl değişen, artan bir rakam eklenir yaşamımıza. evet yaşam zaman ve sayılarla çok ilgilidir fakat diğer yandan sadece sayılara indirgenecek basitlikte bir süreç de değildir.

yaşlanmak önlenemez bir doğa kanunu olmasına rağmen, insanlar arasında sanki kendi elinde olduğu halde önlemediği bir suçmuş gibi hissettirilir nedense.

insan eğer belirgin ve yaşamını kısıtlayıcı bir hastalığa sahip değilse altmışlı yaşlarının sonlarına kadar hem zihnen hem de fiziken üretebilir, çalışabilir gençlikte olmasına rağmen yirmili yaşlarını geride bırakır bırakmaz yaşlı olmakla suçlanır. özellikle yaşı ilerleyen kadınlar hep hedef tahtasındadır. iki seçenek sunulur kadınlara, ya " amaan yaşlandık işte " diye kabul edecekler ya da çeşitli estetik müdahalelerle bunu reddedecekler.

tarhana çorbası

çok yorulduğum zamanlar aklıma gelen, içmek istediğim çorba. yorgunluk giderici çorba olarak tanımlarım kendisini.

kocaya isimle seslenmek edepsizliktir

kendisi hoca imiş, kuran'a uygun olarak açıklıyor durumu. baktığın zaman bu kutsal kitapta koca karısından üstün tutulan kişi midir? evet öyledir. dolayısıyla adamın inandığı kitaba göre de yaptığı çıkarım gayet yerindedir. kuran da her zaman erkeğin kadından üstün olduğunun altı çizilmiştir, adam da ast üst ilişkisinden örnekle açıklıyor bu durumu.

yasalara baktığımızda kadını erkeğe göre 2. sınıf vatandaş olarak tanımlayan bir ibare yoktur oysa. fakat toplum olarak erkek ve kız çocuklarını yetiştirirken en başından bu ast üst ilişkisini kendimiz dolaylı yollarla ima ediyoruz zaten. kadın kocasına ister " efendim" diye hitap etsin ister " benim minnak tatlı aşkitom " diye hitap etsin işler sarpa sardığında hatta işler yolundayken bile içten içe mağdur olan hep kadındır. bu mağduriyeti de biz kendimiz çocuk yetiştirirken inşa ediyoruz. bunun da bilincinde olduğumuz için böyle adamlar çıkıp böyle laflar edince gülüp geçmek yerine endişe ediyoruz. çünkü bu toplumun inancı ve karakteri bu önermeyi rahatlıkla kabul eder, karşılık bulur.

taksim meydanı'nda eğlenen sığınmacılar

" suriye'liler onu yaptı, suriye'liler bunu yaptı " kayıtlı rakamlarla 3,5 milyon suriye'lı sığınmacı alındı. türkiye sınırları içinde 500 bine yakın suriyeli bebek doğdu. 2 büyük şehir dolusu insan nüfusu. bu kadar insanın tek tip davranışlar sergilemesi beklenilemez.

taksim meydanında kendilerince yeni yıl kutlaması yapmalarına gelirsek, bir milli maçtan galip çıkmışlar gibi yaptıkları kutlama. yok öyle bir şey ama, o zaman bu belki sana bana göre sadece biraz saçma o kadar. türk erkeklerinin de çoğu zaman yaptığı gibi bir dolu erkek toplanmış kendi anlayışlarına göre eğleniyor. ne yapsınlar ? mağduruz mağdur deyip kaldırımlarda oturup bütün gün ağlasınlar mı? onu da yapmasınlar ama biraz uyum mu göstersinler ? ayak uyduracakları bir düzen var mı gerçekten ? biz zaten karmakarışığız, asıl canımızı sıkan da bu tam olarak. zaten sorunlu bir toplumuz ve bize çok benzeyen bir dolu insan daha geldi bu sorunların üstüne. işte tam burada ince bir çizgi var, toplumumuz içinde yeni bir düşman daha mı ilan edeceğiz yoksa sorunların çözümü için sorumlulardan talepte mi bulunacağız ? biraz daha mı geri gideceğiz yoksa ilerlemek için çaba mı harcayacağız ?

homoseksüelliği övmeyi modernlik sanmak

homofobinin ilanı olan başlık.

eşcinsellik bir seçim, bir tercih olmadığından reklamı yapılacak özendirilecek bir durum da değildir. eşcinsellik bir yönelimdir. heteroseksüel bireylere eşcinsel olmayı dayatmak kadar abesdir eşcinsel bireylere heteroseksüelliği dayatmak. her iki yönelimin de övülecek veya yerilecek tarafı yoktur çünkü bu bilinçli bir seçim değildir. bilim eşcinselliğin bir hastalık yada bilinçli tercih olmadığını aynı zamanda homofobinin bir hastalık olduğunu artık net olarak ortaya koymuştur.
Henüz takip ettiği biri yok.
Henüz takip eden biri yok.