@tunaqua

Admin

Durum: 169 - 14 - 2 - 2 - 26.08.2019 11:11

Puan: 528 -

11 yıl önce kayıt oldu. 1. Nesil Yazar Admin.

daha çok şey değişecek.
  • /
  • 9

sarı bezli kadınlar

mahalle baskısının kadın üzerinde bu kadar baskın olduğu dönemde kadınlara umut veren oluşum.
belki buradan da yazarlara okuyabilecekleri kitap tavsiyelerinde bulunurlar kim bilir.

takip edebilmesi için you tube kanalının linkini paylaşıyorum.

https://www.youtube.com/channel/UCZkNXM7aM-5cZcgVY0VNoLQ

mağdur boşanmış babalar derneği

boşandıktan sonra mağdur olan babaların hukuki haklarını savunmak üzere bir araya gelerek kurdukları dernek.
boşanma sonrası iki tarafı da zor ve meşakkatli zamanların beklediği kesin. her ne kadar sevi, evlilik gibi kurumlar duygu, sevgi ve saygı üzerine kurulsa da sonradan aradaki iletişim bozulabiliyor ve kanunların cebri yaptırımlarıyla karşılaşılıyor.

boşanmalarla ilgili hikayeler veya konuları duyduğumda hep"savaşın galibi yoktur iki kaybedeni vardır" lafı aklıma gelir.

mutlu bayramlar sevgili yazarlar

bayram tebriğinin sözlükteki halidir.
mutlu huzurlu sağlıklı güzel bir hayat diliyorum herkese. her şey gönlünüzce olsun.

meseli

son dönem en çok okumayı sevdiğim yazarlardan. sözlük için bulunmaz nimet.

ralph

adab-ı muaşeret

mahalle baskısı yaratmaya yönelik hareketler ve kurallar bütünü. çatal solda bıçak solda. kadını tuvalete götürmek nezakettendir gibisinden.

duyar kasmak

yeni nesil gençlerin ağzındaki bıdı. sanırım duyarlılık gösterisi yaptıklarını anlatmaya çalışıyorlar.
sanırım.

apati

çevreye karşı duyulan aşırı duyarsızlık, ilgisizlik.

empati

aynı duyguyu paylaşma, bir duruma aynı yerden bakma.

zengin erkekle sevgili olmak

bıdı

bıdı

sözlük jargonuna fairy tale ile girmiş bıdı. teşekkürler fairy tale.

fairy tale

sözlüğe yeni gelmiş evlere şenlik yazar. eğlenceli biri gibi gözüküyor.
aldık takibe.

gülpembe

köle isaura

kunta kinte'nin dişisi,

trt'nin ilk dönemlerinin dizilerinden . hatırlıyorum bütün ülke kunta kinte ve köle isaurayı bekler ve göz yaşına boğulurdu. konusu köle olan kunta kinte ve isaura'nın yaşam mücadelesiydi.
o dönemler daha özgürlük konularının yüksek perdeden hissedildiği zamanlardı ve insanlar gerçekten özgürlüğü için net duruşları vardı. şimdiki gibi üç kuruşa değişen insanlar yoktu ve günü kurtarma gibi bir düşünce ayıplanırdı. güzel günlerdi anlayacağınız.

zaman değişti ve şimdi köle isaura maalesef hala köle çünkü kölelikten kurtulmak sadece zihnini hür bırakmaktan geçiyor. bu özgürlük adı altında oraya buraya saldıranların yaptığı gibi değil düzgün yaşamakla olunabilecek bir şey.

herkes aşkı çiçek böcek sanıyor ama bu ne ağaca benzer ne de buluta.

flamingo köy

çatalca’ya girmeden sağdaki gökçeali yolunu takip ediyorsunuz. yaklaşık 5 km sonra gökçeali köy’ü girişindeki gökçeali köprüsünü geçince hemen soldaki ilk yola girerek cevizlik sokak boyunca 250 metre gidiniz. flamingo köy solunuzda diye kendi yerlerini bildiren zamazingo yer.

flamingolar aslında göçmen kuşlar olmasına rağmen buradaki flamingolar uçmuyorlar. 7/24 hatta 12 ay buradalar sebebi ise kanatlarının kısaltılması ve uçamaz hale getirilmeleri.

kapitalizm böyle bir şey. para kazanmak için adamın boyunu da uzatırlar yerden yere de vururlar.
https://www.flamingokoy.com/

sözlük yazarlarından hikayeler

@denizece adlı yazarın ricasıyla yayınlıyorum.


aya kopya
bir sağ ayak bir de sol. bir adımda tökezledi sonrası yavaş ve emin adımlar. ilk defa yürüyordu. ilk defa dolmuştu içi. iki küçük ayak içine girince, birden anlam kazandığını düşündü. aylarca aynı vitrinde, aynı manken bebeğin ayağında, öylece gelip geçenleri izleyip, iç geçirdi. mağazaya her giren müşteride nefesini tuttu, kalbi heyecandan deli gibi çarptı. nihayet o gün geldiğinde bir kutuya konuldu, etrafı renkli kağıtlarla kaplandı. gidene kadar hiçbir yeri göremedi.
evine vardığında aylarca beklemek üzere bir dolaba kaldırıldı. sadece duyduğu seslerle yetiniyordu. bebek ağlamaları, annenin ninnileri, babanın okuduğu hikayeler... bugün ilk defa çıkıyordu evden. mert onu ilk defa giyiyordu. evet, tam yürüyemiyordu ama en azından ilk defa tam bir ayakkabı gibi hissediyordu. her adımda etrafına hayretle bakıyordu. daha önce görmediği gürültülü büyük demir yığınları sürekli bir yerden ötekine gidiyor, sayısız ayakkabı yanından yürüyüp, geçiyordu.
“merhaba ben mert’in ayakkabısı” diye kendini tanıtıyor ama diğer ayakkabılar onu duymazdan gelip hızla yollarına devam ediyorlardı. büyük bahçe içinde ahşap bir evin önüne geldiklerinde, annesi mert’i kucağına aldı, geniş bahçe renk, renk çiçeklerle dolu idi birkaç mermer basamağı çıkıp, büyük ahşap oymalı kapının tokmağını üç kere vurdu. orta yaşlarda güler yüzlü bir hanım açtı.
“aman da aman benim paşam babaannesine yürüyerek mi gelmiş” deyip torununu kucağına alıp; “severim ben senin güzel ayakkabılarını” deyip sevgi ile dokundu ayakkabılara.
ayakkabıları mert’in ayağından çıkarıp, girişte boydan boya beyaz oymalı kapakları olan ayakkabılığın içine koydu. küçük mavi ayakkabı ilk defa bu kadar çok ayakkabıyı aynı anda görüyordu. tam yanında ince topukları ile tepeden bakan bej ayakkabı söylendi: “işin yoksa çoluk çocuk ile uğraş artık. maide hanımın torun sevgisi bizim başımıza patladı”
hemen arkada duran siyah beyaz spor ayakkabı: “el kadar ayakkabının sana ne zararı var? ben ilgilenirim onunla
“çekilin kenara bakalım” dedi tok bir ses. bu büyük bir asker botu idi. tüm aya kopya sessizliğe büründü...
“hım demek yeni yetme sensin. bana bak ufaklık” diye uzun bir nutuk çekmeye hazırlanırken, arkalardan siyah rugan bir çift kadın ayakkabısı gözlüklerini kaldırıp: “demek sonunda geldin. ah maide hânım ah ne çok bekledi seni.”
“beni mi?” dedi, küçük mavi ayakkabı...
“ne sandın elbette seni hem de kaç yıldır.”
“…”
“bırak allasen ne bilir, bu yeni yetme beklemeyi” dedi
uzun, çok uzun bir çizme: “ben bir, iki kere güneş ışığı görmek için tüm sene bekliyorum.”
“ah ahhh” diye söylendi dolabın yanında asılı eski bir çift çarık: “ben cumhuriyetin ilanından beri bekliyorum hanım.”
“yine başladınız” dedi asker botu… “duyuyor musun ufaklık?” dedi.
“neyi” dedi, küçük mavi ayakkabı.
“darbenin ayak sesini”
“o nasıl oluyor?”
“her kafadan bir ses çıktığında, herkesten daha güçlü bağırıp, tüm sesleri susturursun, işte o zaman darbe olur.”
“ben bir şey yapmadım. beni atmazlar değil mi hapse tüm aya kopya kahkahalarla güldü küçük mavi ayakkabıya.
“ilahî çocuk” dedi rugan ayakkabı: “öyle sağlam bir bahçede, öyle güçlü bir evin içinde kurulu ki bu aya kopya adaletten başka hiçbir güç kesemez bizim sesimizi.”
derin bir nefes aldı, küçük ayakkabı. arkalardan eskimiş pembe bir pisi dans ederek yanına geldi, parmak uçlarında durarak, mavi ayakkabıya reverans verdi: “çok eğleneceğiz senle, ufaklık çokkk.” dedi.
tüm aya kopya kahkahalarla, “hoşgeldin” dedi yeniden küçük mavi ayakkabıya...

sözlük yazarlarından hikayeler

@denizece adlı yazarın ricasıyla yayınlıyorum.


kaplumbağalar yavaş yürür


1. bölüm
kırmızı spor ayakkabılarını telaşla giyerken, bir yandan da söyleniyordu: "hadi baba çok geç kaldım. biraz daha gitmezsem, yedek kulübesinde oturturlar yine..."
"şu maili de atayım geliyorum tuna.
"çok yavaşsın baba, çok yavaş.
ayakkabılarını giyip merdivenlere oturup, bekledi çocuk. telefonunu şarjdan alıp, ceketinin cebine koydu baba. kapının arkasından anahtarı aldı. mutfağa bir göz atıp: "bir sandviç hazırlasaydım keşke doğru düzgün kahvaltı da yapmadın"
"çok geç kaldım baba"
"peki o halde yoldan bir şeyler alırım."
tuna koşarak, arabanın ön koltuğuna kuruldu. babasına en sevimli bakışını atıp, omuzlarını dikleştirdi, daha uzun görünürse belki bugün önde oturmasına izin verirdi. "arka koltuğa" dedi babası sertçe. "emniyet kemerini takmayı unutma!"
"annemlere gittiğimde haluk abi izin veriyor ama" diye söylendi...
babası hiç dinlemedi, kulaklığını takıp, ortağı birol ile konuşmaya başladı... tuna'nın en sevdiği kafeteryanın önüne geldiklerinde, babası ile göz göze geldiler. o gün ilk defa gülümseyip, "neli olsun sandviç?" dedi.
kaşarlı, jambonlu bir de mayonez..." babası ikisine de birer sandviç alıp, döndü.
"benimkinde turşu var ama" diye söylendi tuna. babası yine ortağı ile konuşuyordu duymadı.
2 . bölüm
kurtuluş parkı olabildiğince doluydu. bir yanda paten kayanlar, bir yanda nikahtan çıkan gelin ve damadı alkışlayan kalabalık, diğer tarafta parkın müdavimleri sokak köpekleri. pusetli anneler aralarında dedikodu yapıyorlardı. halı sahada bağrış çağrış maç yapan çocuklar... köşeden dönen beyaz minibüs, yola fırlayan top topun peşinden 8- 9 yaşlarında bir çocuk, ani bir fren sesi havaya fırlayan kırmızı ayakkabı... büyük bir uğultu... yere düşen çocuğun sesinden başka ses duyulmadı. tüm insanlar, köpekler, kuşlar bile sustu bir kaç saniye sonra yine aynı uğultu... köşeden dönen beyaz minibüs, yola fırlayan top topun peşinden 8-9 yaşlarında tuna , ani bir fren sesi havaya fırlayan kırmızı ayakkabı, o anı boş gözlerle izleyen baba... dünyayı sırtında taşıyan atlas düşürdü avuçlarından. tepe taklak yuvarlanıyor dünya siyah beyaz bir top gibi. atlasın ise gözü kırmızı göle düşen kırmızı ayakkabıda. ,
3. bölüm
kurtuluş parkında yılın son sıcak günleri. ağaçlar her renk. yerler van gogh tabloları gibi parkın müdavimi sokak köpekleri, pusetli anneler dedikodu yapıyor. nikâh salonundan çıkan gelin ve damadı alkışlayan bir grup genç. tekerlekli sandalyedeki çocuğu ile sohbet eden bir baba. kaldırımın kenarında yavaş yavaş yürüyen kaplumbağa, onların önünde duruyor. “kaplumbağalar neden yavaş yürür biliyor musun?”
tuna: “bilmem” diye omzunu silkiyor
“çünkü evlerini omuzlarında taşırlar. peki babalar neden yavaş yürür? biliyor musun tuna? “evlatlarını hep omuzlarında taşırlar, hem de bir ömür...”

sözlük yazarlarından hikayeler

@denizece adlı yazarın ricasıyla yayınlıyorum.

damla damla okyanus

doktor önündeki kağıtları karıştırırken, alnında endişe kıvrımları belirdi. evrakları telaşla tekrar tekrar gözden geçirdi. murat sevgi’nin elini tuttu sıkıca. sanki onun elini hiç bırakmazsa, rüyalarında olduğu gibi uçurumun kenarından düşse bile düştüğü tek yer yatağı olacaktı. sevgi’nin gözündeki damlaları görünce düştü. bu okyanusta yüzme bilmeden hayatta kalmaya çalışmak gibiydi... boşuna bir çaba. doktor konuşmasına başlamak için genzini temizledi ellerini birbirine kenetlenip, evrakların üzerine koydu. o ağırlık bile yetmedi, içindeki bilgilerin dışarı sızmasına. şüphelendiğiniz gibi bebeğiniz engelli. bu hafta dolmadan karar vermeniz gerekli! bu haftadan sonra yasal süreç doluyor. bir hafta içinde karar vermeleri gerekiyordu. neydi bu omuzlarında taşırken yorulup, kucaklarına alıp, gözlerini gözlerine diktikleri? on sene süren tedavi, defalarca toprağa gömdükleri, sayısız ilaç, sayısız iğne, sayısız morluk ve boğuldukları damlalarca okyanus ... neydi? muayenehaneden çıktıklarında birbirlerinin yüzüne hiç bakmadılar ve hiç konuşmadılar. her şey öylesine basit öylesine sıradan öylesine boşunaydı ki... yolda yan yana yürürken sevgi’nin eli, murat’ın eline çarptı, hızla çekti elini. bu sefer murat tuttu elinden sıkıca, hiç bırakmayacak gibi “biliyorum istiyorsun bu bebeği, ben de çok istiyorum ama ya o böyle yaşamayı istemiyorsa, buna hakkımız yok!” kaldırımın kenarında öylece durdular.şehirde trafik tüm gücü akıyor, insanlar acele ile bir yerlere gidiyordu...
“buna hakkımız yok” dedi murat, sevgi ile birbirlerinin ellerini sıkıca tutup, yürümeye devam ettiler.
o hafta o konu üzerine hiç konuşmadılar. birbirlerine dokunmadılar. aynı masada yemek yemediler. sevgi hep yaptığı gibi barınaklara yiyecek götürüyor, neredeyse tüm gününü onlarla geçiriyor hava kararınca eve dönüyordu. murat hep mesaiye kalıyor genelde sevgi uyuduğunda eve geliyor ve çoğu gece koltukta uyuyakaliyordu. o sabah hava bulanık bir gri idi. eylül ayında kış gibi soğuk vardı.
“biraz daha sıkı giyinseydin hava serin” dedi murat
“üşümüyorum”
“yemek te yemedin”
“canım istemiyor”
“istersen şu an vazgeçeriz.” dolan gözleri ile baktı kocasına; bunu kalpten söylemediğini biliyordu.
“dün ne oldu biliyor musun?
“ne oldu?”
“sakız’ı bulduk”
“hani şu hep barınaktan kaçan köpeği mi?
“evet, hem de nerede biliyor musun?”
“nerede?”
“barınağın arka sokağındaki metruk evde.”
“ne yapıyormuş orada?”
“annesiz kedi yavrularını emziriyormuş.”

soyunup ameliyat önlüğünü giydi, jinekologun masasına uzandı bacaklarını açıp, savunmasızca beklemeye başladı. açık bir yara gibiydi kan kaybediyordu. ruhu eksiliyordu bedeni eksiliyordu, vicdani eksiliyordu. yanında narkoz için bekleyen hemşireye "kızım olsaydı adını okyanus koyacaktım " dedi... “
ondan geriye doğru sayın” dedi, yanında duran soğuk ses 10 - 9 - 8 -7 -6 -5...

cemal reşit rey salonu hınca hınç dolu şık kıyafetli yüzlerce insan nefesini tutmuş piyanonun üzerine süzülen ışığı seyrediyor. 10 yaşlarında sarı bukleleri beline kadar gelen dünya güzeli bir kız çocuğu görmediği salona ve görmediği kalabalığa reverans yapıp , yerini ezbere bildiği piyanoya zarif bir şekilde oturuyor. ince uzun parmakları siyah beyaz tuşların üzerinde dans ederken, notalarla konuşmaya başlıyor.
seni seviyorum anne, seni seviyorum baba, seni seviyorum sakız. okyanus, yaşamayı çok seviyor...

sözlük yazarlarından hikayeler

@denizece adlı yazarın ricasıyla yayınlıyorum.

dejavu


köprüye yaklaşırken önce paltosunu, sonra ceketini çıkardı. nefes almak için kravatını gevşetti. bir türlü üzerindeki ağırlıktan kurtulamıyor, hala kendini kokuşmuş bir çöp yığını gibi hissediyordu. köprünün ortasına geldiğinde bir süre denizi seyretti... birkaç tekne dışında, in cin top oynuyordu, kıpırtı bile yoktu. deniz, düz koyu gri bir çarşaf gibiydi... korkulukların diğer tarafına geçtiğinin farkında bile varmadı. rüzgar yüzüne vurup dengesini sarsınca, ne yapmakta olduğunu fark etti, tuhaf olan: korkmuyordu artık. az evvel önünden geçen martı gibi açtı kollarını gri maviliğe sarılmak için. gökyüzünden dökülen yağmur damlası gibi karıştı denize.
suya değince, kurşun gibi ilerlemeye devam etti bir sandığın içine girdiğini sandı. dört tarafını saran karanlığı, başka türlü anlamlandıramadı. nefesi kesilip, nefes almaya çalışınca, etrafına dokunmaya başladığında, bunun etten bir duvar olduğunun farkına vardı. boğazın tam ortasında balinaya yem olmak tamda ona göre bir durumdu. balina’nın midesi tıpkı pinokyo’da anlatıldığı gibiydi... yarısı su, yarısı hava. ne yapmaya çalışıyordu bu koca aptal onu yemeyecekse ne demeye yutmuştu? arada homurtusunu duyuyordu, hatta bazen kalp atışlarını. yumuşak bir yerde sadece yatabiliyor, sürekli dışarıyı dinliyordu. karanlıkta el yordamı ile yaşıyor, sadece dinleyerek beynini zinde tutmaya çalışıyordu. içinde bulunduğu karanlık onu soyutlaştırıyor geçmişin izini hızla siliyordu. bazen kendi kendine mırıldanıyor, ama kelimeleri karıştırıyordu. adını, ne iş yaptığını, sevdiği kadını ve köprüye niye çıktığını unuttu. her gün daha fazla ses duymaya başladı, artık yemek olduğunu bile unutmuştu... onun kalp atışları artık huzur veriyordu... tatlı bir melodi gibi dinlemek ve onu dinleyerek uykuya dalmaktı, çoğu zaman yaptığı. kalp sesi hayattasın demekti. yaşıyorsun, yaşıyorum demekti. içimde olduğun sürece bana aitsin der gibi idi. bu uğultulu karanlık onu içine kabul etti... yediği yiyeceklerden hızla kilo alıyordu. bazen olduğu yerde dönmesi bile güç oluyordu.
zamanla etrafını bir zar kapladı, elini kolunu bağladı "demek böyle oluyordu: koza gibi uzun süre yiyeceğini saklıyor, acıkınca yiyordu." tuhaf bir minnet besliyordu bu canlıya. bazı günler balık sürüleri geçiyordu yanlarından, bazı günler hiç kımıldamadan öylece duruyordu, içinde bulunduğu canlı. aşırı hareket ettiğinde onu hissettiğini fark etti. döndüğü zaman duruyor, mide duvarına tekme atınca ona dokunmaya çalışıyordu... tıpkı mors alfabesi gibi... derisi suyun içinde durmaktan buruşmuş, pul, pul dökülmeye başlamıştı. saçları kaşları ışık görmediği için dökülmüştü çoktan. buruşuk tüysüz bir et parçasıydı artık. kafası orantısız şekilde büyümüş yattığı yerde bile dengesini kuramaz olmuştu konuşamıyordu, ilk zamanlar birkaç kez denedi ama kelimeleri çoktan unuttuğunu fark edince vazgeçti. şimdi tek amacı hayatta kalmaktı. bir gün tuhaf bir şey oldu: gözlerini açamayacak kadar aydınlık bir ışık doldurdu bulunduğu karanlığı. ahtapota benzeyen uzantı çekip aldı, onu yapıştığı et parçasından. bırakın beni durun yapmayın demek istedi ama tek yapabildiği avazı çıktığı kadar çığlık atmaktı... ait olduğu karanlık onu saran ısıtan yerden kopartılmak canını acıttı. çaresiz hissediyordu, savunmasızdı. o uzantılar onu bir suyun altına tuttu sonra pembe yumuşak bir bez parçasına sardı. az ileride ona aşk ile bakan çok güzel bir kadının kucağına verdi.
  • /
  • 9
Henüz bir favori betim yok.

Toplam betim sayısı: 169

pambık gibi bulutlar

ceyhun zeynalov'un reggie parçası. hem güzeldir hem de komik.
dilinize pelesenk olur

sözlükteki yenilikler

sözlüğün yeni yazılımındaki değişikliklerdir.
her yazarın kendi adına açılmış başlığı kendi profili haline geldi.
cover photo ve profil bilgileri
kategoriler geldi her başlığın kategorisi girilierek betim yazılabiliyor.
video paylaşımı geldi.
resim ve müzik paylaşımı yapılabiliyor.
eksi ve artı oy kullanılabiliyor.

karadut

bildiğiniz dut'un karası. lekesi çıkmaz, tadından yenmez, şerbeti, reçeli pek düzel meyve.
yazar olan hali de bu özellikleri taşır. yazılarında karadut tadını alırsınız

sözlüğün sadece sözlük olmaması

kadın sözlüğünün tanımıdır. yazarlar burada betim yazarken kendilerini yazarlar.
yıllardır hiç eskimeyen dostluklar kurarlar, birbirlerini desteklerler.. sözlük sadece gelip bir şeyler yazılan bir yer değil anlayacağınız.

diğerlerini bilmem ama bu sözlük sadece bir sözlük değil.

bir ticaret biçimi olarak annnelik ve babalık

başlık absürd gelmiştir mutlaka. annelik duygusunun nasıl bir ticarethane haline gelip sadece gelir gider dengesine dönüştüğünü anlatayım.

bana göre annelik ve babalık dünyaya getirdiğin çocuğu ipotekleyip hayatının sonuna kadar bütün kararları da dahil olmak üzere onun adına düşünüp istenilen şekilde karar verdirmek veya buna çalışmak değil, aksine dünyaya gelen çocuğa kendi olabilmesi için elinden gelenin, şartların elverdiği ölçüde ve en mükemmel ortamı sağlamaktır. tabi ki iyinin ve kötünün sonu yok ve ana fikir samimiyetle yapılabileceklerin üzerinden konuşuyorum.

elbette bir çocuk ne emeklerle ne zorluklarla büyütülüyor. bunu kimse yadsıyamaz ama çocuk anne babasına bağımlı hale gelmesi de tamamen hastalıklı bir durum . hatta bundan medet umup annelik veya babalık adı altında kendi isteklerine uygun davranmasını istemek
 spoiler!
kimse kusura bakmasın
tamamen çocuğun içine etmektir.
hele çocukluğunda daha hayata hazırlanırken veya güçsüzken çocuğa yaptıklarını çocuğun yüzüne vurup psikolojik olarak çocuğu zorlamak bırakın anneliği veya babalığı tamamen duygu tüccarlığıdır.

-ben sana iki kilo elma verdim sen de bana 3 kilo mandalina ver.
-neden ben öyle olmasını istemiyorum. bana göre öyle olmamalı
-sen 2 kilo elma nasıl yetiştiriliyor, ne zorluklarla toplanıyor biliyor musun? senin de elman olsun anlarsın o elmaların nasıl kızardığını.
- ya hu anne ne alakası var. sen benden 3 mandalina istemek için mi elmaları verdin?
-ama ben senin annenim.
-ben yapmak istemiyorum. benim anladığım annelik böyle bir şey değil.
-ama ben senin annenim.
-benim de çocuklarım var şimdi ben onlara elma veriyorum diye bir şey mi istemem gerekiyor karşılığında ?
-ama ben senin annenim.
-sana olan saygımı, sevgimi ve düygularımı bana karşı kullanman hoşuma gitmiyor. lütfen kullanma anne
-ama ben senin annenim.
-seni senin istediğin şekilde sevmek veya istediğin gibi davranmak zorunda hissetmiyorum. bu seni sevmediğim veya saygı duymadığım anlamına gelmiyor. sadece senin istediğin gibi değil. elimde çilek var. çilek gibi seviyorum seni. mandalina gibi değil.
-ama ben senin annenim. sen beni sevmiyorsun.
- tamam anne seni senin istediğin gibi sevmiyorum. ama çilek gibi seviyorum.
-ama ben senin annenim.

uzar gider.

ticarethanenin sloganıdır ama ben senin annenim- babanım.

bu ticaret değil de nedir?

yeni yetmelere öğütler

bir üstteki betime cevaben yazılmış edi-büdü kıvamındaki betimlerdir. sadece fikrini yaz çık . burası ne podyum ne de savaş sahnesi .. eğleniyoruz ve kendimizi yazıyoruz. ya hu.
kimseye cevap hakkı doğmuyor burada...

donald trump

şaşkın bakkal. dünyadaki mahalle bakkalıdır. mahallenin bakkalı olduğu için herkese çemkirir. kapıcılara kök söktürür. istediği apartmana malzeme vermez. sokağın haylaz çocuklarını organize eder evlerin camlarını kırdırır, adam dövdürür.
aileler kendi aralarına görüşünce veya pişirdikleri yemeği birbirlerine götürdüğünde malzemesi kendi bakkalından mı alınmış ona bakar.

bildiğiniz şaşkın bakkaldır.

sözlükteki yenilikler

sözlüğün yeni yazılımındaki değişikliklerdir.
her yazarın kendi adına açılmış başlığı kendi profili haline geldi.
cover photo ve profil bilgileri
kategoriler geldi her başlığın kategorisi girilierek betim yazılabiliyor.
video paylaşımı geldi.
resim ve müzik paylaşımı yapılabiliyor.
eksi ve artı oy kullanılabiliyor.

sözlüğün sadece sözlük olmaması

kadın sözlüğünün tanımıdır. yazarlar burada betim yazarken kendilerini yazarlar.
yıllardır hiç eskimeyen dostluklar kurarlar, birbirlerini desteklerler.. sözlük sadece gelip bir şeyler yazılan bir yer değil anlayacağınız.

diğerlerini bilmem ama bu sözlük sadece bir sözlük değil.

pambık gibi bulutlar

ceyhun zeynalov'un reggie parçası. hem güzeldir hem de komik.
dilinize pelesenk olur